• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Avrupa’nın hasta adamı Türkiye!

ERGUN BABAHAN

ERGUN BABAHAN

26 Kasım 2016 Cumartesi 16:19
0 0

Bir dönem Osmanlı için kullanılan bu terim yakında Türkiye için kullanılmaya başlanırsa şaşırmayalım. Türkiye, hukukta, demokraside, insan haklarında, ekonomide ve komşularıyla ilişkide Avrupa’nın hasta adamı konumunda.

 

Evet, Yunanistan’ın da ödemesi olanaksız bir dış borcu var ama demokrasisi, hukuk kuralları hala işliyor. Kimse Yunanistan’ın Avrupa’nın temel ilkelerine ve demokrasinin temel değerlerine bağlılığını sorgulamıyor.

 

Türkiye ise Avrupa’yı düşman gören, Şangay 5’lisinde umut arayan bir ülke konumunda hızla Avrupa’dan uzaklaşıyor. Elinden gelen tek şey 3 milyon Suriyeli mülteci kartını oynamak. Kendisini uluslararası toplumun hedefi haline getiren bu tip açıklamalar ve kendi halkına yönelik uygulamaları Türkiye’nin hastalığı konusundaki teşhisi güçlendiriyor.

 

Erdoğan tarihi ya yanlış biliyor ya da bilinçli olarak çarpıtıyor. Osmanlı İmparatorluğu aslında 1. Dünya Savaşı’ndan önce çökmüştü. Osmanlı’yı ayakta tutan diplomasisi veya askeri gücü falan değildi; toprakların nasıl paylaşacağı konusunda uzlaşamayacağını bilen İngiltere, Fransa ve Rusya’nın tutumuydu.

 

Yoksa Ruslar İstanbul’un kapısına kadar dayanmış, İngiltere ihtiyacı olduğuna inandığı her Osmanlı toprağını rahatça işgal eder olmuştu. Osmanlı adı var, kendisi yok bir imparatorluktu.

 

Osmanlı’nın varlığını sürdürmesine yönelik inanç 1912’deki Bulgar İsyanı ile sona erdi. Tarihçi Malcolm Yapp, ‘‘Making of the Modern Middle East’’ isimli kitabında Osmanlı’nın Bulgaristan’daki isyanı bastırmak için kullandığı yöntem ve aşırı şiddetin başta İngiltere olmak üzere Batılı ulusların halklarında büyük rahatsızlık ve öfke yarattığını ve Osmanlı’nın her koşulda yaşatılması fikrine son noktayı koyduğunu yazar. Troçki’nin bu döneme ait gözlemleri de çok sert ve Osmanlı’yı suçlayıcı yöndedir.

 

Osmanlı, İngiltere yerine Almanya ile ittifaka biraz da bu atmosferin etkisi altında gitti ve kaybetti. Almanya kaybettiği için kaybetmiş sayılmadı. Her cephede ağır hezimete uğradı, ordusu tükendi.

 

Rusya’da Ekim Devrimi olmasa, Anadolu ve Karadeniz’de elini kolunu sallayarak ilerleyen Rusları durduracak bir güç yoktu. Kurtuluş Savaşı başarı hikayesini en az Mustafa Kemal kadar Lenin’e borçludur. Batı cephesinin aksine Anadolu’da ilerleyen Rus ordusunda bir isyan söz konusu değildi. Ruslar, modern Türkiye’nin hala hayata geçiremediği demiryolu hatlarını planlamaya başlamıştı.

 

Devrim sonrası Bolşevikler, emperyal devletlerin gizli anlaşmalarını açıklayıp bu anlaşmalara uymayacağını açıklayınca tablo değişti. Devrim öncesi, Ruslar İstanbul’u almak için her türlü hazırlığı yapmıştı. Devrim şilepler geçici platformlarla uçak gemisine dönüştürülmüş ve Şile açıklarına getirilmişti.

 

Bolşevikler İstanbul’u işgalden vazgeçmekle kalmadı, Anadolu’da işgal ettiği topraklardan da çekildi.

 

Bu hepimiz için bir dönüm noktası oldu. Sömürge olmaktan, küçücük bir alana sıkışmaktan bu sayede kurtulduk.

 

Batılılar’ın yeni kurulan Cumhuriyet’e dayattıkları konuların başında, emperyal hayallerden vazgeçmek geliyordu. ‘‘Yurttaş sulh, dünyada sulh’’ sloganı böyle bir garantinin açığa vurulmasıdır aslında.

 

Ama nedenleri ne olursa olsun, modern Cumhuriyet bir mucizedir. Mustafa Kemal’in vizyonu ile Türkiye’yi 21’inci yüzyıla taşıyabilecek bir projenin hayata geçmesidir.

 

Ancak bugün geldiğimiz noktada projenin bizahiti varlığı ciddi bir tehdit altındadır. Bu tehditin kaynağı da AKP tabanı ve Saray yandaşlarının iddia ettiği gibi Batı değil, Erdoğan’ın Mustafa Kemal’i geçme, onun toplum mühendisliği projesini kendisininkiyle ikame etme iddiasıdır. Ancak, Erdoğan’ın tasavvurundaki toplum modeli yaratıcı değil, tepkisel bir modeldir. Günün şartlarına uymaktaysa, onla mücadele etmeyi tercih eden bir ideolojiye İslam’a dayanmaktadır çünkü. Evet, İslam günümüz dünyasında da varlığın sürdürmektedir ama yeni hiçbir şey söylemeden, yeni bir hikaye oluşturmadan, sadece öldürmeyi, Batılıyı düşman saymayı öne çıkararak var olmaktadır. Günümüz dünyasında İslam geri gelmesi imkansız bir geçmişe duyulan özlemin dışavurum aracıdır.

 

O geçmiş bir daha geri gelmemek üzere gitmiştir. Tıpkı Osmanlı gibi.

 

Bu gerçeğin inkarı ve kendini hala empatiyle bir güç gibi görme hayalinin bu topraklara getireceği tek şey, felakettir.

 

AKP iktidarı tıpkı Osmanlı gibi Batı’nın dayanma gücünü zorlamakta, ağır bedeller ödeyerek oluşturduğu modeli tehdit etmeye çalışmaktadır. İnsan hakları ihlalleri, Avrupa’yı kana bulayan veya bulamayı planlayan İslamcı unsurlarla içli-dışlılığı Avrupa kamuoyunda rahatsızlık ve öfke yaratmaktadır.

 

Ekonomisi çökme noktasındaki bir Türkiye’nin Batı karşısındaki en büyük silahının 3 milyon Suriyeli olması acıdır.

 

Şunu düşünün; Ermenistan ile yaşanan her krizde Erdoğan Türkiye’deki 50 bin Ermeni’yi sınır dışı etme tehdidini masaya sürmüştür. Avusturya ve Almanya ise yaşanan her türlü gerilime rağmen o ülkedeki Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını sınır dışı etmeyi gündemine getirmemiştir. Hem de yükselen ve ana akım siyasi akım partileri tehdit eden ırkçı partilere rağmen.

 

Batı medeniyetiyle aradaki makas farkı hızla açılmakta ve Türkiye yeniden Avrupa’nın hasta adamı olarak görülmeye başlamaktadır. Bu hiç hayırlı bir gelişme değildir.

 

Dediğim gibi, Türkiye biz mucizedir. Doğru olan onu var olan koşullarla kavga etmek, iyi-kötü eserlerini inkar etmek değil, onları daha ileriye taşıyacak projeler peşinde koşmaktır. Unutmayalım ki, modern Türkiye Batı ile kavga ederek gelmedi bu noktaya, işbirliği yaparak geldi ve işbirliği teslimiyet değildir, karşılıklı çıkar ilişkisidir.

 

ERGUN BABAHAN | HABERDAR

YAZARIN DİĞER YAZILARI
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha