• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

İngiltere Başbakanı May'in Pirus zaferi sonrası Brexit ne yönde gelişecek?

İngiltere Başbakanı May'in Pirus zaferi sonrası Brexit ne yönde gelişecek?
0 0

İngiltere'de, 24 Haziran 2016'da yapılan ve Avrupa Birliği'nden (AB) ayrılma yanlılarının yüzde 52 oyla kazandıkları Brexit referandumunun tetiklediği kaos sürüyor.

15 Aralık 2018 Cumartesi 17:07

Sürecin, ne yönde gelişeceği konusunda tam anlamıyla bir belirsizlik var. Muhafazakar Parti milletvekillerinden Sarah Wollaston'un deyimiyle halen Parlamento kilitlenmiş durumda. Avam Kamarası'ndan Brexit'in herhangi bir biçimini destekleyecek bir çoğunluk çıkarmak olanaklı değil. Avrupa Birliği yönetiminin de Brexit seçeneklerinden birinin benimsenmesini kolaylaştıracak yönde katkı yapabilecek bir adım atması kolay değil.

 

Pirus zaferi nedir?

 

Yıkıcı büyük kayıplar uğruna kazanılan zafer demektir. Adını Yunan kralı Pirus'un liderliğinde başlatılan, MÖ 280-275 yılları arasında 5 yıl süren ve Romalılara karşı zaferle sona eren savaştan alır. Ancak Pirus savaşı kazansa da sonunda ordusunun büyük çoğunluğunu kaybeder ve Yunan yarımadası bir süre sonra Romalıların eline geçer.

 


 

Buna karşılık, süreç, Financial Times gazetesi yazarı Martin Wolf'un vurguladığı gibi çok tehlikeli bir biçimde, "anlaşmasız Brexit" olasılığına doğru gidiyor. Böyle bir olasılığın ekonomik ve siyasi maliyeti son derece yüksek. İş çevrelerinin tedarik zincirlerini, piyasa bağlantılarını tehlikeye atıyor. Ekonomik olarak Dünya Ticaret Örgütü kuralları, Brexit yanlılarının sandığının aksine AB'nin sunduğu ticaret olanaklarını ve beklenen serbest ticaret olanaklarını sunmuyor.

 

Siyasi olarak İngiltere, adeta yasal sorumluluklarını yerine getirmekten kaçan bir devlet konumuna düşüyor. İngiltere, Avrupa'da sesini duyurma olanaklarını kaybediyor; İngiltere'deki AB vatandaşlarının, AB'deki İngiliz vatandaşlarının, milyonlarca insanın statüsü belirsizleşiyor.

 

Bunlara İskoçya'nın ayrılma sürecini yeniden başlatması; Kuzey İrlanda'nın İrlanda Cumhuriyeti ile arasına yeniden sınır konmasına bağlı olarak artacak gerginliklerin olası sonuçları; Birleşik Krallığın parçalanması; buna paralel olarak yabancı düşmanlığının ve ırkçılığın daha da artması ihtimallerini de eklemek gerek.

 

Theresa May, Angela Merkel ve Mark Rutte

 

İki eğilim

 

İki güçlü dinamiğin kesişerek bu çözülmesi zor düğümü yarattıkları söylenebilir.

 

Bu dinamiklerden biri, Muhafazakâr Parti içinde, AB yandaşlarıyla karşıtları arasında neredeyse 30 yıldır süregelen "iç savaş"ın, sağ popülizmin yükselmesine paralel olarak alevlenmesiyle ilgili.

 

Brexit yanlılarının dayandıkları savların kökleri esas olarak dönemin İngiltere Başbakanı ve Muhafazakar Parti lideri Margaret Thatcher'in 1988'de Belçika'nın Brugge kentinde yaptığı ünlü konuşmaya kadar gidiyor.

 

Margaret Thatcher henüz başbakan olmadan önce 1975 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu'nda kalmak için kampanya yapmış, 1986'da Tek Avrupa Akti'ne imza koymuştu. Sonraki yıllarda ise AB'ye güvenini kaybetti.

Thatcher, Brugge konuşmasında, "Ulus kimliğini bastırmak, iktidarı Avrupa bürokrasisinin merkezinde yoğunlaştırmak, çok zararlı olacak ve hedeflerimize ulaşmamızı tehlikeye sokacaktır" diyordu.

Bu konuşmanın mantığı, bugünkü "Ne olursa olsun çıkarız" diyen aşırı sağ savlara doğrudan ulaşmamakla birlikte, Birliğin orijinal amaçlarının yerine Alman-Fransız ekseninin hegemonyasını almaya, federalist bir yapı oluşmaya başladığına ilişkin korkuların zeminini oluşturuyordu.

 

Theresa May

 

Thatcher'den sonra Muhafazakar Parti Genel Başkanı ve Başbakan olan John Major'ın liderliğini sorgulayan, 1995'te onun karşısına John Redwood'u çıkaran da Avrupa karşıtı akımdı. Major, Redwood karşısında oylamayı kazandı ama bu bir Pirus zaferiydi.

 

Partinin Avrupa yanlısı, hatta referandum sonuçlarını alana kadar AB'de "kalmaktan" yana olan May'in karşısında da 2016 liderlik seçimlerinde Brexitçi kanat vardı.

 

Dikkatle bakınca da zaman içinde bu kanadın sürekli sağa kaydığı, İngiltere'nin AB'den ayrılmasını savunmuş ve bunun için kampanya yürütmüş olan Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi'ne (UKIP) yakın bir çizgiye geldiği görülüyor.

İkinci dinamik de AB'nin, dünyanın hızla, ABD ile Çin arasında, iki kutuplu bir yönde değişmekte olan jeopolitik düzeninin içinde, üyeleri arasında daha sıkı bir birlik kurma çabalarıyla ilgili.

Brexit karşısında AB'nin tavrı, Birlikten çıkmanın ne kadar zor ve yüksek maliyetli bir girişim olduğunu göstermek, böylece diğer üyelere karşı bir caydırıcılık yaratmak olarak şekillendi. Çıkma sürecini düzenleyen 50. Madde de zaten çıkmanın bütün risklerini çıkmakta olana yükleyecek biçimde formüle edilmişti.

Brüksel bir taraftan İngiltere'nin birlik içinde kalması için elinden geleni yapıyor; İngiltere'nin 50. Madde ile başlatılan süreci tek başına geri çevirebileceğini söylüyor.

 

Diğer taraftan AB, Alman Der Spiegel dergisinin bir yorumunda dikkat çekildiği gibi; siyaseti derin bir biçimde bölünmüş, muhafazakar kanadı daha da yabancı düşmanı, Avrupa karşıtı olmuş bir İngiltere'nin, ekonomi-para, savunma ve göçmenler politikaları gibi bir çok alanda birliğini güçlendirme, derinleştirme çabalarına büyük zarar vermesinden korkuyor.

 

Son gelişmeleri değerlendirirken, kısaca özetlediğim bu iki dinamiği de akılda tutmak sanırım yararlı olacak.

 

Son günlerin bilançosu

 

Başbakan Theresa May'in AB ile yaptığı Brexit anlaşması, 11 Aralık Salı günü Avam Kamarası'nda oylanacaktı. May bir gün önceden, anlaşmayı henüz İngiltere Parlamentosu'na getirmeyeceğini açıklayarak, oylamayı Noel sonrasına 21 Ocak'a kadar belirsiz bir tarihe erteledi.

 

Ertesi sabah İngiltere'de televizyonlardaki birinci haber, Muhafazakar Parti'nin, hükümet dışındaki milletvekillerinden oluşan 1922 Komitesi'nin "sert Brexit" yanlısı vekillerinin verdikleri "Theresa May'e güvensizlik mektuplarının" yeterli sayı olan 48'e ulaştığını ve güven oylaması yapılacağını bildiriyordu. May, güven oylamasını 117'ye karşı 200 oyla kazandı.

 

May, Perşembe günü AB'yi daha uyumlu (İngiltere Parlamentosu'ndan geçebilecek) bir anlaşmaya için ikna etmek üzere Brüksel'deydi. Bu sırada, May'i devirmeyi başaramayan kimi milletvekillerinin çıkarmaya başladıkları sesler, Londra gazetesi Evening Standard'ın "Acilen Kraliçe'ye gitmelidir" (İstifa etmelidir) başlığı, The Independent'in politika editörünün deyimiyle "partide bir iç savaşın" başladığını gösteriyordu.

Cuma sabahı İngiliz gazetelerinden, AB'nin yapılan anlaşmada yasal bir değişiklik yaratacak tavizler vermeye niyetli olmadıklarını öğrendik. May bir Avrupa turundan daha eli boş dönüyordu.

Kısacası, nefesleri kesen, çalkantılı birkaç günün sonunda, toz duman dağılırken kaosun durulmaya başladığını, belirsizliklerin azaldığını söylemek olanaklı değil.

 

May'in Pirus zaferi

 

Belirsizlikler listesinin başında Theresa May'in geleceği var. Bunun arkasında da Muhafazakar Parti içinde, AB yanlılarıyla karşıtları arasında 30 yıldır bitmeyen mücadele…

 

May, partisinin aşırı sağını temsil eden, kimilerine göre adeta parti içinde partiye dönüşen Avrupa Araştırma Grubu (AAG) üyesi milletvekillerinin, May'in Brexit anlaşmasının parlamentoda reddedilmesini bekleyemeden, aceleyle çağırdıkları güven oylamasını kazandı. Kimilerine göre, güvenoyu çağrısının parlamentoda herhangi bir yenilgiden önce yapılmasında, kendisini devirmek isteyen milletvekillerinin oyunu 100'ün altına düşürmeyi planlayan May'in de, taraftarları aracılığıyla bir katkısı olmuştu.

 

Sonuçta hem May oylamayı, 2022 seçimlerinden önce adaylığı bırakmaya niyetli olduğunu söyleyerek kazanabildi hem de istediği oy oranını yakalayamadı. Dahası, AAG'nin lideri Jacop Rees-Mogg'un ekşi bir suratla ifade ettiği, The Daily Telegraph gazetesinde Allister Heath'in vurguladığı gibi, May oylamayı "hükümetten maaşlı milletvekillerinin" oylarıyla kazanabilmişti. May'inki de John Major'unki gibi bir Pirus zaferiydi.

 

Jacob Rees-Mogg 

 

Gitmek mi zor kalmak mı zor?

 

Şimdi, Muhafazakar Parti kurallarına göre, 12 ay geçmeden yeni bir güvenoyu çağrısı yapılamayacağını düşünerek, May'in önünde en az bir yıl daha var diye düşünmek olanaklı.

 

May bir sonraki genel seçimde Muhafazakar Parti'nin başında olmayacağını açıkladı. Ancak verdiği sözlerden caymasıyla biliniyor: 2017'de ısrarla, erken seçim yok derken aniden seçime gitmişti; kendisi AB içinde kalma yanlısıydı ama niyetini Brexit'i savunmak yönünde değiştirmişti. Bu hafta da Brexit anlaşmasını oylamak için Parlamento'ya getirmeye söz verdikten sonra, kaybedeceğini anlayınca oylamayı Noel sonrasına erteledi.

 

Diğer bir deyişle, Thatcher döneminden kalma milletvekili Kenneth Clark'ın sözleriyle "son derecede inatçı ve zor bir kadın" olan May'in parti başkanlığını sürdürmek için elinden geleni yapması beklenebilir.

 

May'in her şeye karşın başkanlığı bırakmamakta ısrar etmesi, Muhafazakar Parti'de alevlenen "iç savaşı" daha da sertleştirerek partiyi, içinden çok daha sağ bir fraksiyonun, AAG grubunun dışarı çıkmasıyla bölünme noktasına kadar götürebilir.

 

The Times gazetesinde Max Hastings'in hatırlattığı gibi, Margaret Thatcher 1990'da, yerini Michael Haseltine'a karşı 152'ye 204 oy ile koruduktan sonra ertesi gün, artan baskılara dayanamayıp kendi arzusuyla başkanlıktan çekilmek zorunda kalmıştı. Partinin bölünmesini önlemek için May de çekilmeye zorlanabilir. Bir farkla ki, o zaman Thatcher'in yerine geçebilecek güçlü "ana akım" muhafazakar adaylar vardı. Bugün, aday olarak ortada dolaşan isimlerin hemen hepsi "ana akımın" çok sağında "sert Brexitçi" isimler ve partinin herhangi birinin ismi üzerinde anlaşma olasılığı son derecede zayıf.

 

Olasılıklar çok fazla ama…

 

Kısacası, May'in ve Muhafazakar Parti'nin geleceği konusunda kesin bir şey söylemek mümkün değil.

 

Gündemde, AB'den eli boş dönen May'in Parlamento'ya getirmek zorunda olduğu anlaşmanın oylanması var. Bu anlaşmaya kararlı bir biçimde karşı olan Kuzey İrlanda partisi DUP'nin (Demokratik Birlik Partisi) May hükümetini ayakta tutan desteğini çekerek bir erken seçimi gündeme getirmesi söz konusu olabilir.

 

Ana muhalefetteki İşçi Partisi de koşulların olgunlaştığını düşünerek, Parlamento'da hükümeti düşürüp bir erken seçimin önünü açmaya kalkabilir. Bunların hiçbiri olmazsa İngiltere AB'den bir anlaşma yapmadan çıkma noktasına gelebilir; bunu önlemek için ikinci bir halk oylamasına gidilebilir.

 

Tabii önce halk oylamasının konusunu saptamak gerekecek: Öncelikle iki olasılık var. Biri "Ya May'in anlaşmasını kabul etmek ya da anlaşmasız çıkmak". İkincisi, son referandumdan bu yana seçmenin fikrini değiştirmiş olacağı varsayımından hareketle, yeniden "çıkmak ya da kalmak" arasında bir tercih yapmaya olanak verecek bir formül bulunarak AB'de kalmanın yolunu açmak.

 

Her iki tür halk oylamasının sonuçlarının da bu kaosu aşmaya yardım edeceği şüpheli. Birinci tür referandumun, ki gerçekleştiği takdirde, bugünkü iklimde, May'in yaptığı anlaşmayı ne kalmaktan, ne de ayrılmaktan yana olanların benimsediği düşünülürse AB'den "anlaşmasız çıkmak" sonucu vermesini beklemek gerekiyor.

İkinci tür halk oylamasına gidilir ve AB'de "kalmak" sonucu çıkarsa, ilk referandumda Brexit oyu veren kesimin, referandum kazanımlarının çalındığını düşünerek sert tepkiler vermesi, yabancı düşmanı, ırkçı akımların daha da güçlenmesi güçlü bir olasılık.

 

Sonuç olarak, İngiltere siyasetinde, Brexit referandumunun tetiklediği kaos devam ediyor. Bu kaosa bir düzen getirmesi umulan İşçi Partisi ise atması gereken adımlar konusunda bir türlü karar veremiyor…

 

KAYNAK: BBC TÜRKÇE / Ergin Yıldızoğlu

0 0
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha