• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Dokuz aylık "döviz tedbirleri" karnesi: İşe yaradı mı, sermaye kontrolü sinyali mi, sonraki adımda neler olabilir?

Dokuz aylık
0 0
Independent Türkçe'ye konuşan uzmanlara göre döviz alımına set çekmek isteyen politikalar, borçluluğu ve risk primi yüksek Türkiye’de yatırımcıyı küstürmekten öteye gitmiyor. Hatta IMF “çözüm” alternatiflerinden biri bile olabilir.
23 Mayıs 2019 Perşembe 13:14

Bir yılda üçüncü seçimini ve bu süreçte dövizde tarihin en yüksek seviyelerini gören Türkiye’de son dokuz ayda döviz alımını kontrol altına alıp Türk Lirası’nın değerini yükseltmeyi hedefleyen birden fazla uygulama oldu. 

 

Bu uygulamalardan son ikisi döviz almak isteyene gelen binde bir vergi ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) 100 bin dolar üzerinde döviz alımı gerçekleştirenlere uygulayacağı “bir gün erteleme” uygulaması. 

 

“Döviz tedbirleri” kronolojisi

 

13 Ağustos’ta Dolar/TL’nin 7 lira seviyesini görmesinin ardından BDDK’nın attığı ilk adım, yurtiçindeki bankaların yurtdışı piyasalara sağlayacakları Türk Lirası miktarını toplam öz kaynaklarının önce yüzde 50’si, sonrasında yapılan değişiklikle yüzde 25’le sınırlandırması oldu. 

 

Cumhurbaşkanlığı’nın 12 Eylül 2018 tarihli kararıyla Türkiye’de yerleşik kişi ve kuruluşların, kendi aralarında yaptıkları menkul ya da gayrimenkul alım satım, taşıt ve finansal kiralama, hizmet ve eser sözleşmeleri dâhil tüm ödeme yükümlülüklerinin döviz cinsinden ya da dövize endeksli olması yasaklandı. 

 

29 Mart’ta Londra'daki swap piyasasında (TL’si olmayan yabancının döviz almak üzere TL’yi ödünç aldığı piyasa) Türk Lirası'nın gecelik faizi, yüzde 1300'ü aştı. Bir önceki hafta yüzde 22 seviyesinde seyreden bu oran 2001’deki ekonomik kriz sırasında görülen seviyesi yüzde 71'di. 31 Mart seçimleri öncesi dolar/TL, son işlem gününü 5,57’den kapattı.

 

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Başkanı Hüseyin Aydın, Reuters’a yaptığı açıklamada Türk bankalarının yabancı bankalara TL cinsinden likidite sağlamadığı ve swap faizlerinin bu nedenle yükseldiği haberlerinin gerçeği yansıtmadığını söylemişti.

 

Piyasalarda bir yandan kuru baskı altında tutmak için kamu bankaları aracılığıyla döviz satıldığı dedikoduları dolaşırken Merkez Bankası’nın rezervleri konusundaki soru işaretleri de devam ediyordu. 

 

15 Mayıs’ta Resmi Gazete’de yayımlanan kararla 1998’de getirilen ancak 2008’de yürürlükten kaldırılan kambiyo vergisi yeniden uygulamaya sokuldu. Döviz almak isteyene satış tutarı üzerinden binde 1 vergi getirildi. 

 

BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben’in Türkiye Katılım Bankaları Birliği’nin 18. Olağan Genel Kurulu'nda yaptığı “Son dönemde döviz kurları üzerinde spekülasyonlar yapıldı, döviz hareketliliği konusunda çok çeşitli saldırılara maruz kalındı. Bankacılardan dolarizasyondan TL'ye geçiş konusunda gayretli bir çalışma bekliyoruz” açıklamasından beş gün sonra yeni BDDK kararı yayınlandı. 

 

Yeni karara göre gerçek kişiler tarafından yapılan 100 bin dolar üzerindeki döviz alımı işlemleri bir gün gecikmeyle hesaba geçirilecek. 

 

Dövizde oynaklık dönemlerinde bazı hesap sahiplerinin gün içi yüksek frekanslı alım satım işlemleri gerçekleştirdiğini vurgulayan BDDK, yaptığı yazılı açıklamada alınan kararın manipülasyon amaçlı spekülatif işlemlerin, döviz piyasalarında istikrarsızlığın önüne geçmek için olduğunu ifade etti. 

 

Gelinen noktada eylülde 6,40 seviyelerinde seyreden, yıl sonunda 5,28'e kadar gerileyen dolar/TL kuru, 6,09 lira seviyesinde işlem görüyor.

 

Yurt içi yerleşiklerin yabancı para mevduatları yerel seçimlerin hemen öncesindeki haftada 181,93 milyar dolar ile tarihi rekor seviyeye yükseldi. 

 

Şubat itibariyle yurt içi ve dışı yerleşik kişilerin 2018'de bir önceki yıla göre döviz tevdiat hesapları 220,5 milyar lira artarak 1 trilyon liraya dayanmış durumda. 

 

“Etkin piyasalar için işlemin çok olması gerekli”

 

Independent Türkçe’ye konuşan Eski Borsa İstanbul Başkanı İbrahim Turhan, yüksek miktarda işlemin piyasa etkinliğini azalttığına kuşkuyla baktığını söyleyerek “Çünkü bizim bildiğimiz işlem hacmi arttıkça piyasalarda etkinliğin artacağı şeklindedir. Etkin piyasa hipotezine göre ne kadar çok işlem olursa fiyatların rassal (raslantısal) olarak belirlenmesi o kadar yükselir denir. Bu kararı uygulayan otoritelerin elinde yapılmış araştırmalar varsa, bulgular varsa onları da paylaşırlarsa biz de değerlendirme imkânı buluruz” ifadelerini kullandı. 

 

Turhan, Twitter’dan yaptığı açıklamada da güçlü bir etkin piyasa için rasyonel, kar maksimizasyonunu amaçlayan, birbirleriyle rekabet eden, çok sayıda yatırımcının bulunması gerektiği vurgusu yaptı.

 

Korkut Boratav: Asıl amaç dövize yönelişi engellemek 

 

İktisat Profesörü Korkut Boratav ise döviz alımlarına vergi ve BDDK hamlesinin sermaye hareketlerinin denetlenmesine dönük bir adım olduğunu söyleyerek Türkiye’de dövize yönelen yerli tasarruf sahiplerinin, şirketlerin döviz taleplerinin kısılmasının istendiğini hatırlattı. 

 

“Binde 1 sembolik görünebilir ancak büyük rakamlarda caydırıcı bir etkisi olur” diyen Boratav, Independent Türkçe’ye şu değerlendirmeleri yaptı: 

 

“Binde bir vergi yurtiçinde yerleşik olmayanların işlemlerine de uygulanıyorsa, mesela Londra piyasasında swap işlemi yapan yabancı aktörlere de uygulanıyorsa bu bir anlamda Tobin vergisini andıran bir vergidir. Sadece yurtiçi işlemlerde kullanılıyorsa basit bir vergi gibi düşünülebilir. Ancak asıl amaç, dövize yönelişi engellemek.” 

 

Tobin vergisi, Nobel Ekonomi Ödülü sahibi iktisatçı James Tobin tarafından geliştirilen ve uluslararası döviz piyasasındaki spekülatif amaçlı sermaye hareketlerinin yol açtığı iktisadi ve finansal dalgalanmaların önlenmesi amacıyla kambiyo işlemlerinden alınması öngörülen vergi anlamına geliyor. 

 

“Devlet borçlu-alacaklı ilişkilerini üstlenmemeli”

 

“Aşırı sermaye girişinin ters dönmesinden kaynaklanan bir kriz varsa, krizin maliyetinin alacaklılara da yansımasından yanayım” diyen Boratav şöyle devam etti: 

 

“Borçlu ve alacaklı arasındaki ilişki bir özel hukuk sözleşmesidir. Alacaklı, yani uluslararası bankalar, Türkiye’de banka ya da şirketlere kredi açtıkları zaman Türkiye’deki bu aktörlerin risk unsurunu da dikkate alarak faizlerini ve ödeme koşullarını belirlemişlerdir. Eğer kendilerine borçlu olan banka ya da şirketler ödeme güçlüğüne düşüyorsa maliyetini üstlenmeleri lazım. Yani riskin alacaklıya da tamamen ya da kısmen yansıması lazım. O nedenle Hazine’nin özel alacaklı ve borçlular arasındaki ilişkileri üstlenmekten kesinlikle uzak durması lazım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 2001’de bu hatayı yaptı. Tekrar etmemesi lazım. Yabancı bankalar, Türkiye’ye açtıkları kredinin tahsilatında güçlükle karşılaşıyorsa zararlarını sineye çekmelidirler.”

 

“Döviz tahsisatı siyasi iktidarın yetkisinde değil”

 

Hükümetin uluslararası şirketlerin tahsilini kolaylaştırmak gibi bir işlevi olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Korkut Boratav, “Hükümet gerekirse döviz kontrolleriyle dış dengesini denetleme hakkına sahip olmalıdır” dedi:

 

“Türkiye’de tahvil veya hisse senedi alarak Türk Lirası’na para bağlamış olan yabancıların Türk Lirası alacaklarını tahsil etmelerine engel konmaz ancak bu alacakların dövize çevrilerek transferine engel konulabilir. Bu meşru bir önlemdir ve hükümet gerekirse yapmalıdır. Yabancı sermaye gelmiş, döviz bozdurmuş, Hazine bonosu ya da Türk şirketlerinin hisse senetlerine para bağlamış, getirisini toplayıp tahsil etmek istiyor. Türk Lirası ile tahsil edebilir.  Döviz tahsisatı siyasi iktidarın yetkisi dahilinde olmalıdır.”

 

Sermaye kontrolleri Türkiye’de ne kadar mümkün? 

 

Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi İktisadi Ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Baki Demirel ise sermaye hareketlerinin Türkiye gibi ülkelerde istikrarsızlık yarattığına yönelik literatürde çok sayıda çalışma olduğunu ancak sermaye kontrollerinin avantajlar da sağlayabileceğini söyledi ve devam etti: 

 

“Belirsizliğin yüksek olduğu, TL'ye olan güvenin azaldığı ortamda üstelik dış borç stoğunuz yüksekken sermaye kontrolleri amacını gerçekleştirmek bir tarafa iktisadi birimlerin beklentilerinin daha da olumsuzlaşmasına neden olabilir. Özellikle ekonomik büyümesi ithalata (dış tasarruflara) bağlı iken ülkenizde bulunan yabancı yatırımcıya kuşku yaratacak önlemler alınması yabancıların borcunuzu tolore etmede daha isteksiz olmalarına da neden olabilir.  Bu bakımdan makro dengelerin bozuk, fiyat belirsizliklerinin yüksek ve dış borç stokunun fazla olduğu koşullarda sermaye hareketlerine kontrol getirilmesi amaçlananın ötesinden sonuçların doğmasına neden olabilir.”

 

“Kişilerin döviz talebi spekülasyondan değil TL’ye güvenin kaybolmasından”

 

Demirel’e göre kısa vadeli çözümler yerine makroekonomik modeli değiştirici, ithal bağımlılığını azaltıcı ve Merkez Bankası bağımsızlığını güçlendirecek, Türk Lirası’na itibar kazandırıcı uzun vadeli ve dinamik önlemler daha başarılı olabilir. 

 

Gerçek kişilerin dövize yönelişinin giderek artmasının “spekülatif” olmaktan çok Türk Lirası’na yönelik güvenin kaybolmasından kaynaklandığını söyleyen Baki Demirel “Bu durum açık enflasyon hedeflemesi uygulamasından sonra yani 2006 yılından itibaren Merkez Bankası enflasyon hedef patikasında başarısız olmasının verdiği güven kaybının ve oluşan ataletin bir sonucudur” dedi: 

 

“Ancak problemin derinleştiği nokta 2017’de görülen aşırı kredi genişlemesi ve enflasyonun hedeften çok fazla sapmasıdır diyebiliriz. 2017 yılı sonrası makro dengelerde görülen bozulma ve küresel belirsizlik ortamının yol açtığı 2018 Ağustos ayında görülen kur krizi ve oluşan belirsizlik ortamı Türk Lirası’na olan güveni sarsmış ve kısa vadeci yaklaşımlar artmıştır.”

 

Dolarizasyonun bir “neden”den ziyade bir “sonuç” olduğunu vurgulayan Demirel, sonucu önlemektense TL'ye güven kazandırıcı çabalara yönelinmesi gerektiğinin altını çiziyor. 

 

“İmkansız üçlü”ye “pansuman” tedbirler 

 

Halihazırda Quanta Finansal Danışanlık şirketinin Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürüten İbrahim Turhan da benzer şekilde, bugüne kadar dolara yönelik alınan önlemleri “Pansuman tedbirler” diyerek nitelerken yaranın derin olduğunu ve asıl yaranın iyileştirilmesi gerektiğini söyledi. 

 

“Ekonomi politikası yapıcılar, uluslararası iktisat yazınında neredeyse herkesin üzerinde mutabık olduğu, ‘imkânsız üçlü’ açmazını yaşıyorlar. Bir taraftan kurun artmasını istemiyorlar. Diğer taraftan kuru baskılamak için Türk Lirası likiditesi sıkıştırılıyor ve Hazine, borçlanma ihtiyacını karşılarken yüksek bir maliyetle karşılaşıyor. Bankalar zaten kredi vermekte çok iştahlı değiller. Zaten kredi verseler de bu faiz oranlarıyla borçlanan işletmelerin ne kadar para kazanmaları gerekir ki bu yüksek faizlere rağmen kredi talep etmeye devam etsinler?”

 

1994’te de yaşandı… 

 

“Kuru kontrol etmeye çalıştığında faiz yükseliyor, faizi kontrol etmeye çalıştığında kur yükseliyor” diyen Eski Borsa İstanbul Başkanı sözlerine şöyle devam etti: 

 

“Bunun biz benzerini 1994’te de tecrübe ettik. O dönemde Sayın Tansu Çiller Başbakandı. Çok yüksek seviyedeki iç borç faiz oranlarını düşürmek için Merkez Bankası kaynakları kullanıldı. Birtakım borçlanma ihaleleri iptal edildi. Fakat bu sefer piyasada kalan para, dövize gitti. Dövizi kontrol etmek için döviz satmaya çalıştılar. Döviz satmaya çalışınca Türk Lirası likiditesi azaldı, faizler yükseldi. Bütün bunların sonunda 1994 yılının başında yaşanan ekonomik çalkantı ortaya çıktı.”

 

“Piyasa algısını bozmamak uğruna"

 

“Bir taraftan faizi bir taraftan kuru kontrol altında tutabilmek tam serbesti ortamında yapılamayacağı için bazı girişimler, piyasa algısını bozmamak adına yavaş yavaş yapılıyor” diyen Turhan, bu kısa vadeli önlemleri yanlış bulduğunun altını çizerek şu ifadeleri kullandı: 

 

“Zaman zaman ülkeler, yumuşak sermaye kontrollerine başvurabilir. Faizi ve kuru eş anlı olarak gerçekleştirmek istiyorsanız bu sefer sermaye hareketlerinin serbestisinden bir miktar fedakârlık etmeniz gerekiyor. Ancak borçluluğun yüksek olduğu, yurtdışı yükümlülükleri yüksek olan Türkiye gibi riskli kabul edilen bir ekonomide ikisini birden kontrol etmek isterseniz, bunun tam serbest kambiyo rejimiyle gerçekleşmesi mümkün değil.”

 

Boratav: Türkiye seçim sonrası IMF’ye gidecek

 

Uzmanlar, Türk Lirası’ndaki değer kaybının sürdüğü ve vatandaşların döviz almaya devam ettiği bir ortamda kalıcı çözümün nasıl olacağı sorusunu da yanıtladı. 

 

Hükümetin 2017’ye kadar finans çevrelerinin bütün isteklerini sınırsız şekilde kabul ettiğini söyleyen Korkut Boratav, uluslararası şirketlerin Türkiye’deki şirketlerden alacağının tahsilini kolaylaştırmayı bir kenara bırakması gerektiğini ancak bu adımı cesareti ya da gücü olmadığını belirtti. 

 

“Hükümet, İstanbul yerel seçimlerini atlattıktan sonra IMF’ye gidecektir” diyen Boratav, şöyle konuştu: 

 

“IMF’ye gitmesinin rasyonalitesini kontrol ettiği medyayı ve siyasi güç odaklarını kullanarak açıklayacak ve meşruiyet sağlayacaktır. Aksi halde radikal önlemlere gitmesi lazım. Bu hükümet, o seçenekten uzak duracaktır çünkü kronik dış kaynak ihtiyacı içerisindedir. Kronik dış kaynağa ihtiyacı içinde olan bir ekonominin, dış kaynağı kontrol eden musluklarla kavgaya girmeyi göze alamaz.”

 

Düğümün çözümüne engel riskler 

 

Türkiye’de kur ve faizin aşırı oynaklık göstermesinin ekonomik olduğu kadar ekonomi dışı faktörleri olduğunu söyleyen Eski Borsa İstanbul Başkanı İbrahim Turhan, mülkiyet haklarının güvence altında olması, serbest piyasa ilkelerine bağlı kalınması, bir müdahale olacaksa bunun mutlaka yazılı düzenlemeler yoluyla olması, başta Merkez Bankası olmak üzere denetim ve düzenleme otoritelerinin kurumsal bağımsızlık ve yetkinliklerine azami özenin gösterilmesi gibi uygulamaların ekonomide güveni tesis edebileceğini ifade etti. 

 

31 Mart seçimlerinin bir türlü tamamlanamamasının en önemli iç politika riski olduğunu söyleyen Turhan, 23 Haziran İstanbul yerel seçimleri için “Türkiye ekonomisi içerisinde çok önemli bir yere sahip bir şehirden bahsediyoruz. Dolayısıyla seçim döngüsünün sona ermemiş olması, gerek kamu harcamaları gerek reform sürecinin aksaması noktasında yatırımcıları tedirgin ediyor” dedi. 

 

Türkiye’nin Rusya’dan tedarik etmek istediği hava savunma sistemleri, Doğu Akdeniz’deki hidro karbon kaynaklarının kullanımına ilişkin Türkiye ile Kıbrıs Rum kesimi arasındaki ihtilafın Türkiye’nin risk faktörünü artırdığını söyleyen Turhan’a göre bankacılık kesiminde de en önemli sıkıntı: Sorunlu alacaklar. 

 

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Reform Paketi’ni açıkladığı 10 Nisan’da bankacılık sektörünün kredi hacminin tahsili gecikmiş alacaklar hariç 2 trilyon 513 milyar lira olduğunu söylemişti. Yakın izlemedeki kredilerin toplam krediye oranı ise yüzde 11 ve 276 milyar lira değerinde. Tahsili gecikmiş ya da takip hesabında izlenen alacakların miktarı Mart 2019 itibarıyla 106 milyar lira ve bu tutar için ayrılan özel karşılıklar 72 milyar lira.

 

KAYNAK: INDEPENDENT TÜRKÇE - GÖKÇEN TUNCER

0 0
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha