• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Filistin'de yükselen gerilim ve Türkiye'nin tutumu

NADİR ULUS

NADİR ULUS

3 Ağustos 2017 Perşembe 18:26
0 0

Kudüs'te yaşananlar üçüncü intifadanın habercisi mi? Bölgesel konjonktörün uygun olduğunu  düşünen İsrail tıpkı 1993'te  Halilurahman Camii'ndeki katliam sonrası yaptığı gibi bir oldu bittiyle Mescid-i Aksa kompleksinde daha fazla fiili kazanım elde etmek için sınırları mı zorluyor? Bu gelişmeler karşısında AKP Türkiye'sini nerede konumlandırabiliriz? Bu soruların kapsamlı cevaplarını vermek için henüz erken olsa da, Mescid-i Aksa merkezinde  oluşan toplumsal basıncın başka bir noktadan, Gazze Şeridi'nden,  büyük bir sıcak çatışmaya dönüşerek patlak verebileceğini öngörebiliriz.

 

 50 yılı geride bırakan İsrail işgali,  bazı Filistinli grupların işgale karşı silahlı direnişe başvurması, oluşan şiddet ortamının İsrail yönetimlerine işgali sürdürmek için yerel ve uluslararası kamuoyu desteği sağlaması, bunları engellemeyen ve kalıcı siyasi çözümler sunamayan uluslararası toplumun bunun yerine  günah çıkarırcasına Filistinlilere düzenli mali yardımda bulunması ve işgal altındaki Filistin'de dış yardıma bağımlı düzenin yıllardır bir şekilde işlemesinden oluşan kısır döngü artık intifadaları kapsamıyor.  Bu sarmalda intifadaların yerini Gazze savaşları aldı. Kudüs'te yaşananları anlamak için tarihte birinci ve ikinci intifadalar kadar geriye gitmeye gerek yok. Uluslararası Kriz Grubu üyeleri  Nathan Thrall ve Robert Blecher'in  New Tork Times gazetesinde  yayınlanan makalelerinde ele aldıkları gibi, Kudüs'te yaşanan son gelişmelerin benzerlerine  2014 yılında da şahit olmuştuk. Üç Yahudi gencin Batı Şeria'da kaçırılarak öldürülmesinin üzerine İsrailli yerleşimciler intikam için Doğu Kudüs'te yaşayan  Filistinli bir genci yakarak öldürmüştü. Bunun akabinde gencin evinin bulunduğu mahalle başta olmak üzere tüm Filistin'de İsraile karşı geniş çaplı gösteriler başlamıştı. İsrail, üç gencin kaçırılmasından Haması sorumlu tutmuş, Hamas ise İsrail'e roketler atarak karşılık vermişti. İç ve dış kamuoyunda üçüncü intifadanın başlamış olabileceği sıklıkla dile getiriliyordu. Gelişmeler yeni bir intifada yerine İsrail'in Gazze Şeridi'ne yaklaşık iki ay süren askeri bir operasyon gerçekleştirmesiyle sonuçlandı.  Savaşta iki bini aşkın  Filistinlinin yanısıra 80'e yakın İsrailli asker ve sivil de hayatını kaybetti. 

 

Uluslararası toplumun 2006 yılında Hamas'ın galip geldiği seçimleri tanımaması üzerine, Hamas'ın Gazze Şeridi'nin yönetimine fiilen el koymasının ardından bugüne dek her iki ya da üç yılda bir İsrail ve Hamas arasındaki gerilim yükseldi ve sıcak çatışmaya dönüştü. İsrail'in 2009, 2012 ve 2014 yıllarındaki Gazze operasyonlarında binlerce Filistinli hayatını kaybetti. Bölge her iki üç yılda bir İsrail bombalarıyla yıkıldı ve uluslararası toplumun mali yardımlarıyla yeniden yapılandırıldı. Savaşın iki tarafındaki liderler, savaşın getirdiği yıkımların bedelini bizzat kendileri ödemedigi için her iki üç yılda yeni bir savaşa giden yolları açmakta mahsur görmediler. Görünürde Gazze özünde Filistin meselesini kalıcı olarak çözmek için gereken güçlü ve samimi irade, doğrudan ilgili veya dolaylı olarak ilişkili taraflarda hiçbir zaman tam anlamıyla olgunlaşmadı. Alevler evleri saracak kadar büyüdüğünde üzerine mecburen su döküldü. Yeni yangın risklerini bile isteye göze alan taraflar ortada kalan korlara müdahale etmedi. Alevleri büyütme, yangın söndürme ve yangın sonrası yeniden inşa sürecinden nasiplenenlerin dar vizyonu kalıcı çözüme hep engel oldu. Zaman, iki tarafta da aşırıcıları geride bırakırsak, Filistinlilerin tam bağımsız ve barış içinde bir  devlet kurma hayalinin,  İsraillilerin ise ülkelerinde güven ve huzurla yaşama arzusunun aleyhinde işledi.

 

2014 yılı Gazze operasyonun üzerinden geçen üç yıllık savaşsız sürecin ardından alarm zilleri ya da çanlar yeniden çalmaya başladı. Kudüs'te ateşlenen kıvılcım Gazze'de büyük bir yangını her an yeniden başlatabilir. Yangına uygun olan kurak ve sıcak zemin son aylarda giderek ısıtıldı.  İsrail'in zaman zaman ağırlaştırarak uyguladığı Gazze ablukasına, Ramallah'taki Filistin yönetiminin Gazzelilere uyguladığı toplu cezalandırma yöntemleri de eklendi. Ramallah yönetiminin  Gazze'nin tükettiği elektiğin bedelini artık ödemeyeceğini açıklaması üzerine, Hamas'ı cezalandırmaya dünden razı olan İsrail Gazze'ye ilettiği elektrik enerjisinde  kesintiye gitti. Yıllardır elektrik kriziyle boğuşan Gazze Şeridi'nin büyük bölümü sıcak yaz aylarında günde en fazla dört saat elektrik alabiliyor. Elektrik ihtiyacı temiz su temini, atık kontrolü, sağlık, eğitim ve ekonomi gibi bir çok alanda hayati yıkımlara sebep oluyor. Gazze Şeridi'nde durum öyke kötüleşti ki, normalde benzer zor şartlara bağışıklık kazanmış olan Hamas yönetimi Fetih'ten ihraç edilen eski düşmanı Muhammed Dahlan'la işbirliği anlaşması imzaladı. Bu durum en çok elbette Dahlan'ı kendisine düşman bir rakip olarak gören Mahmud Abbas'ı rahatsız etti. 

 

Arap ülkelerinin Müslüman Kardeşler'i terör örgütü ilan etmelerinin ardından Hamas zaten iyice köşeye sıkışmıştı. Bu yıl içerisinde Müslüman Kardeşler ile organik bağının bulunmadığı ilan etmek durumunda kalan Hamas,  lider kadrosunda ve örgüt bildirgesinde de değişikliğe gitti. Son  Katar krizinden olumsuz etkilenecekler listesinin en başlarında da Hamas yer alıyor.  Bu şartlar altında  Hamas'ın Fetih çizgisine kayıp kaymayacağını zaman gösterecek. Hamas'ın abluka şartlarını iyileştirebilmek icin Muhammed Dahlan'la Mısır arabuluculuğunda  yaptığı anlaşma çerçevesinde olabilecek iyileşmeler olası Gazze çatışmasını erteleyebilir ama engelleyemez. Soruna kalıcı çözüm  bulabilmek, ilgili ve ilişkili tüm tarafların bu konuda samimi ve  güçlü bir  irade göstermeleri ile gerçekleşebilir. Hamas'ın ve Netanyahu'nun iradelerinin bu yönde olmadığı ortada.  Yabancı ülke liderlerinin çoğunun kaygılarının da soruna kalıcı çözümü bulma hedefinden ziyade iç kamuoyu tepkilerine göre şekillendiği görülebiliyor.

 

Akp yönetimindeki Türkiye'nin bu denklemin çözümünde bir rol oynayabileceğini düşünmek gerçekçi olmaz. Tam aksine, olası bir Gazze savaşı iktidarını ancak olağanüstü halde  yürütebilen ve kendisine hep bir düşman bulması gereken Erdoğan'ın işine yarayacaktır. Erdoğan, tipik bir Ortadoğu diktatörü olma yolundaki serüveninde,  Filistin davasının savunuculuğunu hamasetle üstlenerek kendi halkı nezdinde ve Müslüman dünyada popularitesini artırmaya bakacaktır. Diğer taraftan koltuğunu korumak için İsrail'le çıkar ilişkilerini artıracaktır. Nitekim 2010 yılında yaşanan Mavi Marmara krizinde Erdoğan tam olarak bunu yaptı. Mavi Marmara gemisiyle adeta ölüme gönderilen Türk vatandaşlarının acılı hikayesini kendi kahramanlık destanı olarak yıllarca kullanıp Türkiye'de ve Ortadoğu'da prestij kazandı. Krizin üzerinden  geçen altı yıldan sonra, şartlar Türkiyenin talepleri doğrultusunda değişmediği halde şahsi çıkarları bu kez başka türlü gerektirdiği için, Türkiye'yi küçük düşüren ve katledilen Türk vatandaşlarının ailelerini  bağımsız mahkemelere başvurmak gibi anayasal haklarından dahi mahrum bırakan bir anlaşma imzalayarak İsrail'le ilişkileri normalleştirdi. Bugünden geriye baktığımızda, Erdoğan'ın 2010 yılında İsrail ile diplomatik ilişkileri kendi politik çıkarları için durdurduğunu açıkça görebiliyoruz.  Türkiye'nin çıkarlarının Mavi Marmara gibi sonucu başından belli olan bir eylemle vatandaşlarının hayatını riske atmayı ve sonucunda bölgenin en sancılı süreçlerini yaşadığı bir zamanda İsrail ile ilişkilerini bu denli bozmaya neden olacak bir siyaseti  gerektirdiğini iddia etmek gerçekçi görünmüyor. Mavi Marmara  saldırısında Türk vatandaşlarının öldürülmesi ve İsrail'le ilişkilerin dondurulması Türkiye'nin faydasına hizmet etmediği gibi, başta Gazze'dekiler olmak üzere Filistin halkına da herhangi bir katkı sunmadı. Türkiye 2016 yılına gelindiğinde dış politikada öylesine sıkıntılı bir sürece girmişti ki, Erdoğan İsrail'in tezlerine uygun bir anlaşmayı, anayasamıza  aykırı bir şekilde kendi vatandaşlarının İsrail'e karşı  haklarını hukuki  yollardan arama hakkını dahi ellerinden almak suretiyle kabul etmek durumunda kaldı ve İsrail ile ilişkiler eski seviyesine yükseltildi.

 

Müslümanların ilk kıblesi gibi büyük bir sembolik değeri olan  Mescid-i Aksa merkezli olarak Filistin'de yaşanan son gelişmeler üzerine Erdoğan tekrar bildiği yolu izlemek istedi. İİT dönem başkanı sıfatıyla sokakların duymaktan hoşlanacağı mesajlar veren Erdoğan, bu vesileyle Katar krizi nedeniyle arasının fena halde  bozulduğu Körfez ülkelerine ziyaretler düzenleme ve hala kardeş gibiyiz temalı  fotoğraflar verme imkânı buldu.  Uluslararası arenada Mescid-i Aksa'nin savunucusu olmak ona ne zamandır arayıp da bulamadığı bir fırsatlar sunuyordu. Buraya kadar kendine olduğundan fazla önem atfetme ve reel politiği ihmal etme dışında sorunlu bir politikası da yoktu. Ancak malesef Körfez ülkeleri, İsrail ile mevcut çıkar ilişkilerine zarar gelmesini istemediklerinden mi yoksa pek de hazetmedikleri Erdoğan'ı dinliyor görünmek istemediklerinden mi bilinmez, Erdoğan'ın çağrısına istediği ölçüde kardeşlik ve birlik içeren mesajlarla cevaplar vermediler.  İmzalanan normalleşme anlaşması sonrası İsrail'i yüksek perdeden eleştirmemeye dikkat gösteren  Erdoğan bu süreçte istediği rolü henüz rolü henüz tam olarak oynayamadı.

 

Müslüman dünyada beklediği ilgiyi alamayan Erdoğan, Türkiye'de kendi tabanının baskısıyla karşı karşıya kaldı. 30 Temmuz günü İstanbul Yenikapi'da, muhtemelen aralarında AKP'ye oy veren
lerin de olduğu binlerce kişi, bu kez AKP tarafindan organize edilmeyen bir mitingde İsraili protesto etmek üzere toplandı.  Filistin meselesinde hassasiyet gösteren ve harekete geçen bu grubun AKP üzerinde baskı oluşturacağı tahmin edilebilir. Bu grupların kontrol edilemezliği önceki günlerde iki sinegoga düzenledikleri kabul edilemez saldırılardan  görülebilir. İsrail'e karşı hamaset siyaseti yürüten, özünde tüm imkan ve değerleri iktidarını korumaya feda eden  Erdoğan, kendi tabanının İsrail karşıtlığı talepleri konusunda zor duruma düşebilir.  Bu etkiyle damat Bakan Albayrak'ın İsrail'i ziyaret planlarının iptal edildiğini duyar mıyız bilemiyorum? Damat Albayrak'ın, Fehim Taştekin'in bir yazısında son derece isabetli bir şekilde anlattığı üzere Filistinlilerin de hakkının bulunduğu İsrail doğalgazının Türkiye üzerinden Avrupa'ya aktarılması için işbirliği yapmak üzere İsrail'e gitmek istediği sır değil. Bu yönde  olası bir işbirliği evrensel değerlere bağlı liderler tarafindan yapılsa bölge istikrarına ve barışına katkıda bulunabilir. Ancak  Erdoğan ve karşısında Netanyahu gibi iki lidin varacağı işbirliğinin nelere hizmet edeceğini kestirmek zor. 

 

Sonuç olarak, Kudüs'te başlayan gerilim yeni bir Gazze savaşına yol açabilir. Akp yönetiminin geçtiğimiz yıl imzaladığı onur kırıcı anlaşmayla İsrail'e Gazze ablukasını kaldırttığına inanmasını bekledigi Türk halkının Filistin hassasiyeti ve bunun tezahürü, Mescid-i Aksa'da yaşanan son gerilimle yeniden yükselişe geçti. Filistin-İsrail ihtilafinda sürdürülebilir barış isteyen samimi kesimlerin, Erdoğan'ın ekmeğine yağ sürecek olası bir Gazze savaşı öncesinde yükşelişe geçen bu hassasiyetin AKP'nin iki yüzlü Filistin politikasının ortaya çıkmasına ve Filistin meselesini şahsi çıkarları için kullanan populist liderlerin zemin kaybetmesine vesile olmasını dilemekten başka çaresi yok.

 

NADİR ULUS | HABERDAR

YAZARIN DİĞER YAZILARI
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha