• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

ABD’ye sırtımızda sorumluluk ve utançla geldik

ABD’ye sırtımızda sorumluluk ve utançla geldik
0 0

Neden Türkiye’yi terk ediyorlar? Neden Türkiye’ye dönmekten vazgeçiyorlar? Yazarımız Murat Aksoy Türkiye'yi terk eden insanlarla görüştü ve yaşam hikayelerini yazdı.

12 Mayıs 2016 Perşembe 06:05

MURAT AKSOY / HABERDAR 
 
NEDEN GİDİYORLAR? NEDEN DÖNMÜYORLAR (8. BÖLÜM)

 

Aykan Erdemir (Doç. Dr., CHP Eski Milletvekili, Washington’da Think Tank’te çalışıyor. Amerika)

 

Geçtiğimiz dönem siyasetçi olan Doç. Dr. Aykan Erdemir, özgür olmayan bir ülkede biliminsanı olmanın zorluğunu işaret etti. Erdemir:  “Nazizmden kaçan akademisyenleri sığınabileceği bir yuva olan Türkiye’nin bugün kaçmaya çalışan akademisyenlerin ülkesi haline gelmesi çok üzücü” dedi.

 

Kendini tanıtabilir misiniz?

 

1974 yılında Bursa’da doğdum. İlkokulu Bursa’da, orta ve liseyi ise Robert Kolej’de yatılı olarak okudum. 1996 yılında Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bilimi Bölümü’nden mezun olduktan sonra lisansüstü eğitimime Amerika Birleşik Devletleri’nde devam ettim. Harvard Üniversitesi’nde Orta Doğu Çalışmaları yüksek lisans programının ardından, “Alevileri Eklemlemek: Türkiye’de Yönetişimin ve İnanca Dayalı Kolektif Eylemin Dönüşümü” başlıklı tezle Sosyal Antropoloji ve Orta Doğu Çalışmaları doktorasını tamamladım. İki yıl John F. Kennedy Kamu Yönetimi Okulu Hauser Kâr Amacı Gütmeyen Kuruluşlar Merkezi’nde araştırmacı olarak bulundum.

 

Türkiye’ye var mı arada?

 

2004 yılında Türkiye’ye dönerek Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Sosyoloji Bölümü’nde göreve başladım. Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı ve ODTÜ-Humboldt Üniversitesi Sosyal Bilimler Türk-Alman Uluslararası Ortak Yüksek Lisans Programı Direktörlüğü görevlerinde bulundum. Göçmen ilişki ağları ve çalışma stratejileri üzerine bir proje çerçevesinde Oxford Üniversitesi Göç, Siyasa ve Toplum Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak bulundum. 2011-2015 yılları arasında CHP Bursa Milletvekili olarak görev yaptım. 2015 yılında Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak göreve başladım. 1 Şubat 2016’dan bugüne Washington’daki Demokrasileri Koruma Vakfı’nda kıdemli analist olarak bulunuyorum.

 

Kendini siyasi olarak nasıl tanımlıyorsun?

 

Kendimi sosyal demokrat olarak tanımlıyorum. Sosyal Demokrasi Derneği’nin yönetim ve bilim kurullarında üyeyim. Özgürlükçü demokrasi ve çoğulcu değerlerin hâkim olduğu bir dünyaya inanıyorum. Bilgi ekonomisi, insani kalkınma, sürdürülebilirlik, katılımcılık, âdem-i merkeziyetçilik ve gün ışında yönetim anlayışını merkeze alan çağdaş bir siyaset için mücadele ediyorum. Batı ülkelerinde siyasetin merkezinin boşalmasından, parti ve liderlerin aşırılığa savrulmalarından endişe ediyorum. Merkez sağ ve merkez sol partilerin temel sorumluluğunun siyasetin merkezini yeniden inşa etmek ve bir büyük uzlaşmayı inşa etmek olduğuna inanıyorum.

 

EVRENSEL DEĞERLER DE YERELLİK DE ÖNEMLİ

 

Kamusal alanda kendini tanımladığın baskın bir kimliğin var mı?

Bir yanım dünya vatandaşı, bir yanımsa memleketim Bursa. Evrensel değerler de kendi yerelim de benim için çok kıymetli. Tüm insanlara bir nazarla bakmaya çalışıyorum. Tevfik Fikret’in dediği gibi “milletim nev-i beşerdir, vatanım ruy-i zemin.”

 

ABD’den Türkiye’yi hangi araçlardan takip ediyorsun?

 

Türkiye’yi gazete, dergi, kitap, televizyon, radyo, akademik çalışma, rapor, sosyal medya ve telefon görüşmeleri gibi farklı kaynaklardan takip etmeye çalışıyorum. Türkiye’de otoriter baskılar sonucu özgür ve bağımsız haber kaynaklarının her geçen gün azalması, gazetecilik yapmanın zorlaşması benim de imkânlarımı daraltıyor. Neyse ki insan zekâsının yaratıcılığı baskıcı rejimlerin ve çapsız dalkavuklarının tüm yasak ve sınırlamalarına rağmen hakikatleri gözler önüne serecek yollar bulabiliyor. Rejimler otoriterleşip liderler diktatörleştikçe, yakın çevrelerindeki halka hem daralıyor hem de niteliksizleşiyor; bu da iktidarın kara propagandasının kendi parodisi haline dönüşmesine yol açıyor. Bağımsız ve özgür basının yanında iktidar kaynaklı bu parodiyi de kaçırmamaya çalışıyorum.

 

OTORİTER REJİMİN PENÇESİNDEYİZ

 

Bir akademisyen ve eski bir siyasetçi olarak Türkiye hakkında ne düşünüyorsun?

 

Türkiye, büyük potansiyeli olmasına rağmen çok kötü yönetildiği için hak ettiği konum ve şartlarda olmayan bir ülke. Bölgesinde özgürlükçü demokrasi ve ekonomik kalkınma için model ülke olması gerekirken otoriter rejimin ve ahbap-çavuş kapitalizminin pençesinde kıvranıyor. Bu süreçte Türkiye her geçen gün daha da merkezileşiyor, katılımcılık ve yönetişim anlayışından uzaklaşıyor, yerelin talep ve beklentilerine sağırlaşıyor. Bu da tüm uluslararası göstergelerde Türkiye’nin gerilemesine ve yaşam kalitesinin düşmesine neden oluyor.

 

Otoriterleşen Türkiye nitelikli insan kaynağını ve rekabet gücünü kaybederken, türedi zenginler ve iktidar yanaşmaları ülkenin kaynak ve birikimlerini elbirliğiyle yağmalıyorlar. Hırsızlık ve yolsuzluk utanma değil gurur kaynağı olurken, suçlular siyasi dokunulmazlık kalkanı arkasında mesut bir hayat sürüyor. Bu akıl tutulmasının, bu kanlı ve karanlık dönemin son bulacağına ve demokratik hak ve özgürlüklerin askıya alındığı her ara dönemde olduğu gibi yeniden aklıselimin galip geleceğine inanıyorum.

 

Gördüğün bu Türkiye için ne söylersinsin?

 

Türkiye şiddet sarmalına kapılmış durumda. Dar bir iktidar kliğinin ikbal derdi nedeniyle bütün ülke mağdur ediliyor. Kurumsallaşan zulüm rejimi vatandaşların yaşam hakkı başta olmak üzere hiçbir temel hak ve özgürlüğüne saygı göstermiyor. Siyasette günü kurtarmak adına ülkenin gelecek onyılları feda ediliyor. Seçimleri kazanmak, iktidarı korumak ya da başkanlık sistemini getirmek diğer tüm hedeflerin önüne geçiyor. Bir kişinin kariyer planlaması uğruna her yol mubah görülüyor. Türkiye’de egemen Makyavelizm hiçbir ahlak, ilke ya da değer tanımadan kurumları, süreçleri ve insanların hayatlarını tahrip ediyor.

 

Aklını ve vicdanını bütünüyle kaybetmiş bir ekip her tür sahtecilik, yalan, dolan, hile, desise, kara propaganda yöntemiyle Joseph Goebbels’i bile kıskandıracak bir kampanya yürütüyor. Bu şartlarda yanlışları dile getirmek, insani değerleri ve yaşamı savunmak hakaret, tehdit, yıldırma ve şiddete maruz kalmaya yol açıyor. 12 Eylül rejiminin askeri darbeyle yaptığı kıyımın bir benzerini 1 Kasım rejimi sivil darbeyle tekrarlıyor. Ben bu ara dönemin de öncekiler gibi son bulacağına, hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edileceğine, cezasızlık kültürünün yerini suçluların hesap vereceği demokratik bir düzene bırakacağına inanıyorum.

 

GÖNÜLLÜ CELLATLAR ÇOĞALIYOR

 

Son zamanlarda Türkiye'de olanlar içinde en çok dikkatini çeken/önem arz eden nedir?

Benim için en çarpıcı olan gelişme Hükûmetin topluma sistematik olarak kin ve nefret aşılaması. Vatandaşlar hiç olmadığı kadar kutuplaşmış, nefret söylemi sıradanlaşmış ve bir arada yaşama irademiz zedelenmiş durumda. Weimar Cumhuriyeti’ne benzer bir süreç yaşadığımızı düşünüyorum. Makul kanaat önderlerinin sesi soluğu kısılırken, gönüllü cellatların sayısı hızla artıyor.

 

YAŞANANLAR BENİ YURT DIŞINA İTTİ

 

Türkiye’de yaşananlar senin kişisel hayatını nasıl etkiledi?

 

Aktif siyasetten akademiye büyük mutlulukla dönmüş bir bilim insanı olarak Türkiye’de üniversitelerin ve akademik hayatın tahrip ediliyor olması çok acı verici. Türkiye’de eleştirel bilim yapmanın olanakları her geçen gün kısıtlanıyor. Akademisyenlere yönelik baskı ve aşağılama ana girdisi şevk ve heves olan bilimsel çalışmaları son derece olumsuz etkiliyor. Biliminsanı arkadaşlarınızın tutuklandığını, horlandığını, fiziksel şiddet gördüğünü izledikçe gelecekten endişe etmeye başlıyorsunuz. Eğitimi küçümseyen ve okuma yazma bilmiyor olmayı rektör yardımcısı düzeyinde yücelten bir zihniyet Türkiye’nin entelektüel kaynaklarını kurutuyor. Bu kindar ve nobran ekosistem yurtdışında yürüteceğim akademik çalışmayı erkene almamda etkili oldu.

 

Neye karar verdin?

 

Yurt dışına çıktım. ABD’ye geldim. Tarih göstermiştir ki özgürlük insanlar için ekmek gibi, hava gibi, su gibi vazgeçilmezdir. Her istibdat rejiminde yaşandığı gibi bugünün iktidarının da biz akademisyenlerden beklentisi özgür ve eleştirel düşünceye sırtımızı dönüp bilimsel ahlakı ayaklar altına almamız, saray soytarısı olmamızdır. Bu akıl tutulması sürecinde bilimsel ve entelektüel çalışmalarımın hakkını verebilmek için yurt dışına çıkmayı daha uygun gördüm. Bu vesileyle çocuklarımın Türkiye’deki en yetkili ağızların nefret söylemine günaşırı maruz kalmak zorunda kalmaması da benim için ayrı bir gönül rahatlığıdır.

 

Bu kararda etkili olan başka faktörler oldu mu?

 

Görüşlerine katılalım katılmayalım, meslektaşlarımızın düşünceleri ve ifadeleri nedeniyle maruz kaldıkları baskı ve yaptırımlar bizler için bir utanç kaynağı. IŞİD militanları serbest bırakılırken, cihatçı çeteler örtülü ödenek imkânlarıyla ağırlanırken barış çağrısı yapan akademisyenler hapsediliyor, tecrite atılıyor. Türkiye’de düzenlenmesi öngörülen akademik konferans ve toplantılar birbiri ardına iptal edilirken, ülkenin entelektüel iklimin taammüden katledildiğini, çöle çevrildiğini izlemek ıstırap vericiydi. Nazizmden kaçan akademisyenleri sığınabileceği bir yuva olan Türkiye’nin bugün kaçmaya çalışan akademisyenlerin ülkesi haline gelmesi çok üzücü. Bu anlamda, ABD’ye gelirken sırtımızda bu sorumluluk ve utancı da taşıyarak geldik.

 

Ailece taşındınız, bu büyük bir karar. Karar vermek kolay oldu mu?

 

Eşim de bir akademisyen. Beni etkileyen süreçlerin çoğu onu da aynı şekilde etkiliyor. Hatta çocuklarımızın bile çok ufak yaşlardan itibaren Türkiye’deki kin ve nefret iklimine ilişkin farkındalık geliştirdiklerine, endişelendiklerine tanık olduk. Bu anlamda büyüklerin dediği gibi “tedbil-i mekânda ferahlık vardır” diye düşündük. Kararı ailece müzakere ederek verdik. Farklı kültürlerin, farklı etkileşimlerin bizi zenginleştirdiğine inanan bir aile olarak bu deneyimi de bir fırsat olarak düşündük. Gönül ister ki Türkiye’de daha çok insan dönem dönem kendi toplumuna ve siyasetine dışarıdan bakabilme imkânı yakalasa.

 

Aile alışabildi mi?

 

Çocuklarımız küçük yaşlarından itibaren tüm saha çalışmalarımızda yanımızdaydı. Bugüne kadar dört kıtada bize eşlik ettiler. Bu da taşınma ve geçiş sürecini hepimiz için daha rahat kıldı. ABD’de eğitim sisteminin de çokkültürlü ve içerici tasarlanmış olması işimizi kolaylaştırıyor. Sınıflarda öğrencilerin çeşitliliği adeta Birleşmiş Milletler’i andırıyor. Öğrenciler öğretmenler kadar birbirlerinden de öğreniyorlar. Keşke bizim siyasetçilerimiz de gençliklerinde otoriter ve tektipçi öğretmenlerin kurbanı olacaklarına çokkültürlü ve çoğulcu eğitim deneyimi yaşayabilselermiş diye düşünmeden edemiyoruz.

 

Çevrenizden ne gibi tepkiler aldınız?

Çevremizden herhangi bir tepki almadık. Nüfus hareketlilikleri artık yaşamın doğal bir parçası. Geçici ya da uzun süreli taşınma kararları çok da dikkat çekmiyor. Türkiye’de beyin göçü noktasında çok tecrübeli bir ülke. 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, idamları, sürgünleri, işkenceleri, yargısız infazları yaşamış bir ülkede göç vakayı adiye…

 

ABD ile Türkiye’yi karşılaştırabilir misin?

 

ABD’nin temel mantığı güçler ayrılığı. Denge ve denetleme mekanizmaları o derece kurumsallaşmış ve federal sistem o derece oturmuş ki hiçbir seçilmişin yetki gaspı yaparak mutlak otorite tesis etmesi mümkün değil. Yerelin talep ve iradesi çok belirleyici. Farklılıkların bir arada yaşaması ve yaşam tarzlarına saygı esas. Başkan’ın bireylerin ve ailelerin hayatlarına müdahale etme imkân ve kabiliyeti son derece kısıtlı. Bu açılardan baktığınızda Türkiye’nin tam olarak zıttı bir sistem olduğu söylenebilir.

 

TÜRKİYE’DE BİLİM YAPMA İMKANI KALMADI

 

Şu anda yaptığınız işi neden Türkiye’de değil de burada yapıyorsunuz?

 

Akademisyenlerin düşüncelerini dile getirdikleri için en yetkili ağızlarca aşağılandığı, tehdit edildiği, yargılandığı, yaptırımlara ve şiddete maruz kaldığı bir ülkede bilim yapmak çok zor. Bizzat kendimiz hapiste olmasak da meslektaşlarımızın acı ve ıstıraplarını görmezden gelip hiçbir şey olmamış gibi bilimsel çalışmaları sürdürmemiz çok zor.

 

Kimilerinin Weimar Cumhuyeti’nden 3. Reich’a uzanan o kanlı süreçte yaptığı gibi sessiz ve seyirci kalmak ne bilim ahlakıyla ne de insanlıkla bağdaşır. İnanıyorum ki “akademisyen” sıfatını hak eden her biliminsanı bugün benzeri acı, endişe ve utanç duyguları içinde. “Konuşsam tesiri yok, sussam gönül razı değil” diyen nice vicdanlı insan için çok zor bir dönemden geçiyoruz. Bu şartlarda bilim, kültür ya da sanatla uğraşmak son derece güç. Değerleri, vizyonları ve vicdanları betondan ibaret olan yağmacı muktedirlere medeniyeti ve akademiyi izah etmek olanaksız. Tarih boyunca bilim, sanat ve kültür takdir edildiği menzile varmıştır. Bugün de aynı kural geçerlidir. 

 

Son olarak da Hangi şartlarda Türkiye’ye dönersiniz?

 

2004 yılında, ABD’deki sekiz yıllık lisansüstü eğitimimin ardından Türkiye’ye döndüm. Benimle benzer kararı veren pek çok akademisyen arkadaşım gibi beklentimiz para pul şöhret değildi. Tercihimizin sebebi Türkiye’nin daha özgür ve daha müreffeh günlerine inancımız ve katkı sunma kararlılığımızdı. Biliminsanlarını ikna etmek, cezbetmek hem çok kolay hem de çok zordur. İnanacakları bir proje, özgürlük ve huzur sunduğunuz takdirde en büyük zorlukları göğüslemeye hazırdırlar. Kariyerleri para ve makama meftunluk üzerine bina edilmiş yağmacıların özgürlük ve huzurun parayla satın alınamayacağını idrak etmeleri mümkün değildir. “Bu da geçer ya Hu!” demek gerekiyor…

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAK: MURAT AKSOY / HABERDAR
(Bu yazı dizisi Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı'nın bursuyla gerçekleştirilmiştir) 

0 0
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha