• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

AKP Gezi’yi Kemalist ayaklanma sandı

AKP Gezi’yi Kemalist ayaklanma sandı
0 0

Neden Türkiye’yi terk ediyorlar? Neden dönmekten vazgeçiyorlar? Yazarımız Murat Aksoy bu insanlarla görüştü ve yaşam hikayelerini yazdı. Zümrüt Ekinci de Gezi sürecinden sonra doktora yapmak üzere Avusturya’ya gidip dönmeyenlerden...

22 Nisan 2016 Cuma 05:46

2011-2013 arasında Türkiye’de yaşayan Zümrüt Ekinci Gezi sürecinden sonra doktora yapmak üzere Avusturya’ya gitti. O da, son dönemde yaşananlardan dolayı Türkiye’ye dönmeyi erteleyenlerden. Ekinci; “Ne yazık ki AKP çevresi Gezi’yi Kemalist ayaklanma sandı ya da her ne sandıysa verebileceği en vahşi yanıtı verdi. Evet Mustafa Kemal'in Askerleri de ordaydı ama aslında “Turgut Uyar'ın Askerleri”ydik. İktidarı şok eden buydu ve verilebilecek en sert, en vahşi yanıtı verdiler Gezi’dekilere.” dedi

 

 Zümrüt Ekinci (Viyana Üniversitesi’nde Doktora Öğrencisi. Avusturya)


 

Kısaca kendini tanıtabilir misin?

 

Kilis doğumluyum. İlkokuldan sonra İstanbul'a taşındık. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olduktan sonra yüksek lisans için Viyana'ya yerleştim (2006). Viyana Üniversitesi'nde “2007 Cumhuriyet Yürüyüşleri ve Söylemi” üzerine yüksek lisans tezimi yazdım. Sonrasında kısa bir dönem Türkiye'deydim (2011-2013). Özel sektörde ve farklı projelerde çalıştım. 2013’de doktora yapmak için tekrar Viyana'ya döndüm. Viyana Üniversitesi'nde “Vatandaşlık ve Siyasete Katılım” konularında araştırma yapıyorum. Akademinin yanı sıra Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Parlamenter Asamblesi´nde ve sivil toplum örgütlerinde görev aldım. Halen aktif olarak Caritas'da mültecilere danışmanlık veriyorum. Aradaki 2 sene dışında 2006'dan beri Viyana'da yaşıyorum.

 

 

Kendini siyasal olarak nerede tanımlıyorsun?

 

Dilini, dinini, devletini, etnisitesini kutsallaştıran ve insan onurunun önüne koyan her türlü siyasal düşüncenin tam karşısında. Bu kutsallar uğruna kapalı kapılar ardında alınan kararlara muhalif. “Devlet sırrı” konseptine karşı, kurumların ve kişilerin yaptıklarından sorumlu oldukları bir yerde duruyorum. Türkiye'deki devlet yönetiminin şeffaflaşması ve katılıma açık olması gerektiğini düşünüyorum. Bunun tabii ki sivil toplum tarafından talep edilmesi gerekiyor. Maalesef sivil toplum dediğimiz şey; kurumlar, dernekler çeşitli kollektifler ve vatandaşlar ya güçlü değil ya da demokratikleşme talepleri yok.

 

Mükemmel olduğunu söylememekle beraber Avusturya'yı örnek bir model olarak tartışabiliriz. “Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gerekli” denilince çıldıran kitlenin tatil yapmak için geldiği ülkelerden biri olan Avusturya federal yapıya sahip demokratik bir ülke. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor. İkinci kez seçilen şimdi başta olan Fischer uyum ve uzlaşma arayan kampları birbirine yaklaştırmaya çalışan siyasal bir  aktör. Yani aktörlerden biri. Avrupa'daki her demokratik ülkede olduğu gibi vatandaşın hem fiziksel hem hukuken dokunabileceği bir statüde. Denenmiş ve başarısı kabul edilmiş bir model. Türkiye'de tartışılan başkanlık modeli dünyanın saygı duyulan ülkelerinin hiçbirinde yok. Dolayısıyla bir kişi kültünü değil bütün bir sistemi tartışmalıyız, burada da tarafım parlamenter sistemin güçlendirilmesidir.

 

Siyasal olarak devletin değil insanın yanındayım. Bu da sol düşünceye tekabül ediyor ama maalesef Türkiye´de bu terminoloji ile insanlara bir şey anlatmak çok zor. Yazın, İstanbul’da seçimlerden sonra bindiğim taksideki şoför, HDP meclise girince bir hafta boyunca ağrı kesici aldığını söyledi. Ki o dakikaya kadar her mevzuda ortak düşünüyoruz; hayat pahalılığı, zorluğu, trafik vs. Birileri diğerinin temsiliyeti yüzünden ağrı kesici almaya devam ettiği sürece maalesef mutsuz olmaya devam edeceğiz. Milli eğitimin ve siyasilerin bu yanlış algıda büyük sorumluluğu var. Türkiye bütün parasını demokrasi kültürünü yaymaya harcamalı. Eğitime, sanata, teknolojiye... Milliyetçiliği harlayan politikaların karşısındayım.

 

HDP YOK OLURSA SEÇMENLERİ BUHARLAŞMAYACAK

 

Sen oy kullandım mı?

 

Son seçimlerde HDP'ye oy verdim. HDP son secim başarısından beri sürekli illegalleştirilmeye çalışılan bir parti. Sanki parti yok olursa seçmenleri de buharlaşacak! Eleştirilecek yanları olmakla birlikte hem iktidarın hem muhalefetin bu kadar yüklendiği bir partiyi özellikle Kürt olmayan vatandaşlar olarak sahiplenmemiz ve PKK’nın gölgesinden kurtarmamız gerekiyor. Demokratik toplumun üzerine düşen budur. Kürtlerin talebi olan yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve eğitim dilinin Kürtçe olması korkulacak şeyler değil. Bunları sakince insanlara anlatmak gerekiyor. Milli eğitimin yıllardır pompaladığı korkuyu ortadan kaldırmak lazım.

 

Gündelik hayatınızda aidiyet önemli mi? Mesela Kürtlük, Türklük, Alevilik, feministlik vs.

 

Türk, Kürt, Alevi bunların hepsi tesadüfen doğumla gelen kimlikler. Bu kimliklerden ziyade herkesin eşit anayasal haklara sahip olduğu, özgür bir ülkenin vatandaşı olmayı ve kendini oraya bu yüzden ait hissetmeyi önemsiyorum. Bu sebepten Esad’dan kaçan göçmenler Almanyalı olacağı için heyecanlı. Yine aynı sebepten olsa gerek, Vietnamlı yazar Kim Thuy'un 10 yaşında geldiği Kanada için vatanım derken gözleri ışıldıyor.

 

Feministim. Feminizm, kadının üstündeki hegemonyaya karşı bir mücadeledir. İnsanın aklıyla seçtiği bir düşüncedir. Türkiye'de feminist olmayan insanın aklına da şaşıyorum.

 

Türkiye’yi nasıl izliyorsunuz buradan?

 

Dergileri takip ediyorum, Kafa, Ot, Fil. Onun dışında T24 ve yakında kapanan Radikal. Elbette sosyal medya ve Zaytung. CNN Türk’e de bakıyorum ama artık tartışma programlarına katlanamıyorum. Akademisyenim diye çıkıp iktidar amigoluğu yapana da taş devri muhalefeti yapan gazetecisine de tahammülüm kalmadı. Yabancı medya da çok bahsediyor Türkiye´den. Çok fazla kaynaktan izliyorum kısacası.

 

Biraz Avusturya macerana gelelim. Ne zaman geldin?

 

Avusturya'ya Orhan Pamuk'un Nobel aldığı (2006 Ekim) ve Hrant Dink'in (2007 Ocak) vurulduğu dönemde geldim. İkisi de Türkiye için çok önemli, eşsiz insanlar. Viyana'yı akademik sebeplerin yanında rahatlığından ve özgür ortamından dolayı seçtim. Bir Türk için egzotik bir yer. Paranoya cumhuriyetinin üyeleri olarak bizim buradan öğrenecek çok şeyimiz var. Yakın tarihi “büyük koalisyonlar” dediğimiz sol ve sağın iki büyük partisinin koalisyonuna dayanıyor.

 

Uzlaşmayı esas alan bir siyasi kültürü var. Koalisyon partileri birbirine muhalif de olsa temel değerlerde birleşiyorlar. Nedir bunlar? İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 1 Maddesi, yani: “Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.

 

Popülizmi kullanıp oy arttırmak yerine radikal sağa karşı, insan onuru zemininde birleşiyorlar. Popülizmin neler getirebileceğini 60 yıl önce gördüler. Bu uzlaşı çok önemli.

Sonra…

 

2011’de Türkiye’ye döndüm. 2013 yılının sonuna kadar kaldım. O dönem Gezi deneyimi yaşadım. Müthiş bir yazdı. Sabahın köründe Boğaz'ı geçenler, Gezi Parkı'na kitaplık kuranlar... Sonra ölümler geldi. Sonra ülkenin yönetimi bir insanın insiyatifine ve çılgın propaganda canavarlarının eline geçti/bırakıldı. Sonra Ekim 2013'de Viyana'ya döndüm. Karamsar bir dönemdi benim için.

 

2011-2013 arasında ne yaptın Türkiye’de?

 

AGİT Parlamenter Asamble'nin bir kaç Türkiye projesi oldu. Onlarda çalıştım. 2011 seçimlerinde, seçimlerin bir kaç istisnai durum dışında temiz olduğuna dair bir rapor yayınladık. Özel sektörde de çalıştım. Siyaseti takip ettim. Heyecanlı ve dinamik bir dönemdi. Ailem ve arkadaşlarımla bol bol hasret giderdim. 2013 Gezi Parkı sonrası hem doktoraya hem de taşınmaya karar verdim.

 

GEZİ AKP’NİN GERÇEK YÜZÜNÜ ORTAYA ÇIKARDI

 

AKP  politikalarında nasıl bir değişim oldu?

 

AKP, 2010-2011’e kadar yasaklı pek çok konuyu gündeme getirip tartıştırabildi. Kürt sorunu, Alevilik, Ermeni meselesi, Dersim gibi. AB üyeliği konusunda önemli adımlar attı. Ancak bu dönemden sonra; iyi diye değerlendirdiğimiz her politikasından vazgeçip tam tersi yola girdi. Değişen, AB idealleri arkasında sözde de olsa koşan bir siyaset yerine, denenmiş bütün anti demokratik metotları yeniden deneyen, üstüne bir de Ortadoğu'nun şaibeli gruplarıyla haşır neşir olan bir siyaset. Değişimin özellikle Gezi sonrası başladığını söylemek mümkün. Gezi, bütün ülkeyi cendere içine alacak agresifleşmenin ve kaosun başlangıcı oldu. Halbuki doğru okunsa yeşile saygılı, özgür bir hava getirebilirdi. Siyaset, klişe kamplaşmalarından kurtulabilirdi. Türkiye kutuplaştı ve iktidarın yanında değilsen ya sesini çıkarmayacaksın ya da yasa seni kovalayacak, değişen bu.

 

Belli ki hayatınızda Gezi’nin özel yeri var. Nasıl tanımlıyorsunuz Gezi’yi?

 

27 Mayıs 2013'ta lise arkadaşlarımdan biri bana “Zümrüt, Gezi Parkı'na gelsene, ağaçları kesiyorlar” diye mesaj attı. Kalktım gittim. Arkadaşım: “Düşünsene burası Wall Street gibi olsa, insanlar gelse, Occupy Wall Street gibi...” dedi. Öyle bir şeye ihtimal bile vermedik. Hiç kimse bu kadar büyüyeceğine ihtimal vermiyordu. Akşam eve döndüm. Sonra yine buluştuk. Biz yokken polisler çadırları yakıp yıktı. Birden çıldırdık. Korkunç bir adaletsizliğe verilen en güzel cevaptı. Şiddetli bir hayırdı. AVM’lere ve sürecine katılmadığımız her şeye karşı. Dünyada benzer hareketler var, meydanları işgal edip demokratik katılım isteyenler, çalışma koşullarını protesto edenler, sendikal hareketler, yeşiller vb. Bunların hepsi faiz lobisi mi? Hareketi itibarsızlaştırmaya çalıştılar.

 

GEZİ ŞİŞLİ İLE LİCE’NİN ŞAKALAŞMASIYDI

 

Ama sonra çok büyüdü…

 

Evet sonraki tepkiler ise hükümete karşı birikmiş bir patlamaydı. Bu çeşit bir kamusal hareketten vatandaş olarak ancak gurur duyarım. Burası kabile ülkesi değil, bizim de bir bildiğimiz var dedik. İnanılmaz bir çeşitliliği kucakladı, lütfen atlanmasın. Çok kişisel bir not aktarayım: Hayatımda geçirdiğim en güzel kandil gecesini Gezi’de geçirdim, olağanüstü bir geceydi. İnsanların kandil simidi ile birbirine yaklaşması, konuşması, dinle alakası olmayan insanların dindarlara saygı göstermesi, dindarların kimseye burun kıvırmaması... Lice ve Şişli'nin birbiriyle şakalaşması... Her türlü dışlanmışlığın toptan reddiydi.

 

Ne yazık ki AKP çevresi Gezi’yi Kemalist ayaklanma sandı ya da her ne sandıysa verebileceği en vahşi yanıtı verdi. Evet Mustafa Kemal'in Askerleri de ordaydı ama aslında “Turgut Uyar'ın Askerleri”ydik. İktidarı şok eden buydu ve verilebilecek en sert, en vahşi yanıtı verdiler Gezi’dekilere.

 

Gezi’den sonraki dönemde (Ekim 2013) Türkiye’den ayrıldın. Neden?

 

Gezi'nin öncesinde zaten doktora yapmaya karar vermiştim ama henüz yeri net değildi. Viyana'da master yaptığım için bir seçenek orasıydı. Gezi'deki şiddet ve adaletsizlik tekrar taşınma fikrini kolaylaştırdı, ama tek başına bir sebep değil. Genel olarak üniversitenin yurtdışında (ne yazık ki) daha özgür ve demokratik olduğunu biliyoruz zaten.

 

TÜRKİYE 90 YILDIR KURTULUŞ SAVAŞI VERİYOR

 

Bugün, Türkiye’ye baktığında ne görüyorsun?

 

Türkiye 1930’ların değerleri için mücadele ediyor. 90 yıldır Kurtuluş Savaşı veriyor gibi. Çeşitlilikten korkan, perdenin arkasından bakıp hayali düşmanlar gören bir ülke. Bir türlü yerleşik ve güvende hissedemediği için ne kurumları ne vatandaşlığı konuşabiliyoruz. Sonsuz bir temel atma töreninde sıkışmış gibiyiz. Demokrasinin araçları var ama demokrasinin kendisi yok. Anayasa bile yok. O yüzden Türkiye kurumsal bir karmaşa içinde. Bunu biraz ehlileştirmek isteyenler de bir şekilde kendini ya soruşturmada ya da belli kesimler tarafından tehdit ediliyor buluyor. Belki de bir tünel olarak görüp öyle değerlendirmek lazım.

Işık var mı sonunda bu tünelin?

 

Evet var! Türkiye bir şekilde rayına girecek, ama bu süreç hepimiz için yıpratıcı olacak. Umutluyum, çünkü Türkiye için iyi şeyler yapmak isteyen çok insan tanıyorum. O yüzden Türkiye böyle kendi halinde sürüklenerek kıyıya vuracak bir ülke değil. Bu iyimserliğime çok kızan arkadaşlarım da mevcut tabii...

 

Türkiye’ye baktığında yönetim modeli açısından nereye gidiyor?

 

Nereye gidiyordan önce neredeydi diye düşünelim. Türkiye demokrasinin değerlerine inanan bir ülke değil(di). Çok fazla tabusu ve “kırmızı çizgisi” olan bir ülkenin zaten demokrasiyle ilişkisi problemlidir. Bu durum, en başta konuşma, ifade özgürlüğünü kısıtlar. Siyasetin vatan haini ve vatanperver ikilemi yaratılarak yapılması herkesin üstünde bir baskı unsuru. Devlet böyleyken sivil toplum da daha geniş haklar ve özgürlükler için maalesef örgütlenip mücadele etmiyor. Dernekler, kulüpler çoğunlukla milliyetçi, devletçi. Kamusal alanda özgürce tartışmaya yanaşmıyor. Şimdi bu dar kalıpların içinde düşünürsek Türkiye nereye gidecek? Bir ileri-iki geriye.

 

Nasıl?

 

Siyasal gücü ele geçiren, vatandaşa savaş ganimeti muamelesi yapıyor. Bu gücü kontrol edecek mekanizmalar da zayıf olduğundan otoriterleşmeye kolay sapılıyor. Şimdi AKP ondan önce de askeri kamp ne demokrasiye ne insan hakkına ne vatandaşlığa saygı duydu. Bu sıkışmanın üstesinden gelmek için sivil toplumun, medyanın ve hukukun sıkı çalışması lazım. O da şimdi çalış(a)mıyor.

 

ÇÖZEMİYORSA, ÇÖZÜNLERDEN ÖRNEK ALACAK

 

Ne yapmak gerek çalışması için?

 

Bunların hepsi yapısal problemler. Eğer sistem, bunları çözemiyorsa çözenden örnek alacak. “Türk modeli” diye dejenere edilmiş bir başkanlık sistemi, dejenere edilmiş bir demokrasi ile ancak siyasi literatüre anti örnek olarak geçersin, insanını da perişan edersin.

 

Meclis’te bunları tartışan vekillere ihtiyaç var. Televizyonda bunları tartışan akademisyenlere, aktivistlere ihtiyaç var. Toplumda bunları takip eden, vatan sağ olsunun ötesine geçebilen bilinçte vatandaşlara ihtiyaç var. Tam tersine bu insanlar tutuklu ya da kovalanıyor. Kimisi hücrede!

 

Türkiye bu haliyle Avrupa'da, Macaristan'ın Orban'ıyla, Polonya'nın Kaczyński'si ile aynı grupta anılan bir cumhurbaşkanına sahip. Bu grubun özelliği kendisine yapılan her türlü muhalefeti kökünden kesmeyi hedeflemesi. Medyayı, akademisyenleri, muhalif sivil toplum örgütlerini hatta yargıyı yanında görmek isteyen gerçekten otoriter bir modelden bahsediyoruz. Arkasında destek olduğu için de çok güçlü! Bu tür bir sistemde seçimler sadece evet/hayır a dönüşüyor.

 

“TÜRKİYE IŞİD’İ DESTEKLİYOR MU?”

 

Çevrenizde Türk olduğunuzu söylediğinizde size en çok sorular neler ya da tepki ne oluyor?

 

2006 ve sonraki bir kaç yılda en çok sorulan soru “AB’ye girmek istiyor musunuz?”, “Türkiye AB’nin reformlarını yapar mı?” gibi daha çok entegrasyon ağırlıklı sorulardı. Bu değişti.

 

Son üç yıl içinde en çok sorulan soru, “Sence Türkiye IŞİD’i gerçekten destekliyor mu?” ve maalesef “Türkiye güvenli mi?” oldu. Burada Türkiye'ye Erasmus için giden çok arkadaşımız vardı, azaldı. Kürt sorunu hakkında çok soru geliyor. Erdoğan sorularını ise cevaplamıyorum. Erdoğan sistemin zafiyetini kullanan sıradan biri. Siyasi literatürde “mutlak güç mutlaka yozlaşır”a harika bir başka örnek. Sorun yapıda diyerek geçiyorum bu soruyu. Sarayla dalga geçmeden konuyu kapatmıyorlar tabii.

 

Bu düşünceler, gelecek kararlarını nasıl etkiledi?

 

Gelecek planlarını tabii ki çok fazla şeyden aynı anda etkileniyor. Şu anda Türkiye’ye dönüşü bir süre erteledim ama bunun tek bir nedeni yok. Zaten dönüş kararını tek başıma değil eşimle birlikte vereceğiz. Aileler şu dönemde doğal olarak bizden daha kaygılı. Hem can güvenliği hem de iş imkanları konusunda. Geçtiğimiz yıl, 7 Haziran seçimlerinden beri olanlar dönüşümden çok aktif siyasete girme fikrimi etkiledi. 7 Haziran'da muhalefetin bir koalisyon kuramaması, Suruç'da melek-insanların öldürülmesi, iktidarın PKK ile ve PKK'nın iktidar ile savaşa girmesi, HDP’nin tekrar etnik köşeye çekilmesi, sürekli tekrarlanan hukuksuzluk, beni ve benim gibi düşünen insanları derinden yaraladı. Çok fazla gözyaşı, ölüm, haksız tutuklama ve tutuklanmama... Kısacası etkilenen dönüş tarihi değil reel siyaset için duyulan heyecan.

 

Ne olursa Türkiye’ye dönersin?

 

Türkiye böyle devam ederse yurtdışına eğitim amaçlı giden ve dönme planı olan herkesi kaçıracak. Bu bir tehdit değil iki taraf açısından da vahim bir durum. Türkiye toplumu bir noktada kendi refahını, devlete kurban etmemesi gerektiğini anlayacak. O zaman güzel günler yaşayacağız. O güne kadar da dilerim siyaset yalancı olsa da, kalanlar özellikle hakimler, savcılar ve gazeteciler gerçeğin peşinde olur. Esra Mungan ve bütün düşünce suçlularına özgürlük, 2016'da böyle bir zihniyete sahip iktidar yanlısı rektör ve savcılarına da “eleştirel bir akıl” diliyorum. Başbakanı akademisyen olan bir ülkenin akademisyenleri susturuluyor. Yüz kızartıcı. Akademisyenlerini terörist, gazetecilerini de casus diye tutuklayan gelişmiş bir ülke olmaz! Sonuç olarak keskin şartlarım olmasa da elbette döndüğüm ülkede fikrimin ve ifademin hür olması mecburidir, aksi takdirde akademisyenlik diye bir meslekten bahsedemeyiz.

 

KAYNAK: MURAT AKSOY / HABERDAR

(Bu yazı dizisi Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı'nın bursuyla gerçekleştirilmiştir)

 

 

0 0
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha