• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin iptali için Danıştay'a dava

Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin iptali için Danıştay'a dava
0 0

Anadolu Atayün, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin iptali için Danıştay'a dava açtı.

25 Nisan 2016 Pazartesi 13:35

Anadolu Atayün'ün Danıştaya açtığı dava dilekçesinin devamı

 

.....

Çanakkale Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2002/2441 Hazırlık, 2002/916 Karar sayılı ve 09.07.2002 tarihli TAKİPSİZLİK KARARI.

 

tescili anlamındaki yargı kararlarıdır. Bu sayılan kararların hemen hepsi 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile bağlantılı soruşturma ve kovuşturmalar sonucu verilmiştir ve kesinleşmiştir.

 

Müvekkilim bu kararları detaylı bir şekilde saydıktan sonra, kamuoyunda “Kırmızı Kitap”, “GİZLİ ANAYASA” olarak da adlandırılan MGSB’nin bütün hukuki durumunu beyan etmiş, Danıştay 10.Dairesi’nin Esas No:2006/1814, Karar No: 2009/9568, Karar Tarihi: 17.11.2009 tarih ve sayılı kararı ile dosyasından suret getirtilmesini, Fethullah Gülen’in terör örgütü kurmadığı, lider veya yöneticisi olmadığı ile Fethullahçı Terör Örgütü diye bir örgütünün olmadığına dair kesinleşmiş yargı kararları varken, yine MGSB’nin hukuki durumu ile Danıştay 10.Dairesi’nin kararı mevcut iken, davaya konu Bakanlar Kurulu Kararı ve bu kararla onaylanan MGSB ile suç ihdas edilemeyeceği, bunun hukuken bilinen genel ilkelerin birçoğu ile özellikle Anayasa’nın 2, 9, 13, 19, 138, 140.maddelerine, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 4.maddesi, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 2.maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5, 6, 7, 8, 14.maddeleri, AİHS’ne Ek 12 Numaralı Protokolün 1.maddesine ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesi’nin 7.maddesine aykırı, hukuksuz olduğunu defaaten beyan etmiştir.
Müvekkilimin bu açıklamaları ile talepleri o günden bu güne kadar geçen sürede hiçbir şekilde dikkate alınmamış, FETÖ / PDY Yöneticisi olmak suç isnadından dolayı tutukluluğu devam ettirilmiştir. Burada dikkat çekici bir noktada, müvekkilimin duruşmada beyan edip, yargılama dosyasına delil olarak getirilmesini talep ettiği; Fethullah Gülen’in örgüt kurucusu ve FETÖ diye bir terör örgütünün olmadığına dair yargı kararları ile Danıştay 10.Dairesi’nin kararları hususunda mahkeme heyetinin hiçbir işlem tesis etmemesi, olumlu veya olumsuz herhangi bir karar almaması, bu taleplere yoklarmış, sanki hiç böyle bir talep olmamış yaklaşımı göstermesidir. Oysa 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Duruşma Tutanağının İçeriği” başlıklı 221/1-g,h,i maddesine göre;
“Duruşma Tutanağının İçeriği

 

Madde 221 – (1) Duruşma tutanağında;
… g) İstemler, reddi halinde gerekçesi,
h) Verilen kararlar,
i) Hüküm
yer alır.”
denmektedir.

 

Mahkeme heyeti bu taleplere yok işlemi yapmıştır. Burada da yine dava konusu Bakanlar Kararı ile bu kararla onaylanan MGSB’nin, mahkemelerin bağımsızlığını ve hâkim teminatını, kısaca yargı bağımsızlığını etkileyip tehdit ettiğini, idarenin kararının kesinleşmiş yargı kararlarından üstün kabul edildiğini görüyoruz. Elbette Konya 2.Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti hakkında gerekli yasal müracaatlarımız yapılmış ve yapılmaya da devam edilmektedir. Ancak bu Karar ve Belge’nin, nasıl bir “idarenin tek taraflı irade beyanıyla, kişilerin hukuksal durumlarında değişiklik meydana getiren etkili ve yürütülmesi zorunlu bir işlem” olarak kabul edilip, uygulama alanı bulduğu, hem de yargı organlarınca bulduğu dikkatlerden kaçmamalıdır.

 

Konya Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’nun 2014/34387 Soruşturma sayılı olan ve Konya 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2015/312 Esas sayılı yargılama dosyasının içinde ayrıca dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve bu kararla onaylanan MGSB’nin dayanak yapıldığını da görmekteyiz: Soruşturma Savcısı Mehmet Ersin Berber, 07.05.2015 tarihinde soruşturmanın adli kolluğu olan Konya KOM Şube Müdürlüğü’ne gönderdiği yazılı talimatında (operasyondan 15 gün önce);

 

“… Cumhuriyet Başsavcılığımızın 2014/34387 sayılı soruşturma dosyası üzerinden yürütülen ve şüpheliler hakkındaki suçlamalardan birisi olan suç işlemekiçin örgüt kurmak suçunun dosya içerisinde temin edilen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 24.03.2015 tarih ve 2014/109321 Soruşturma, 2015/799 İddianame nolu iddianamesi, Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’nın yazısı ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2014/133596 ve 2014/41637 soruşturma dosyalarının ilgili kısımlarına ait belgeler göz önüne alındığında terör suçu kapsamında kaldığı, yani suç vasfının değiştiği, bu haliyle soruşturmanın bir terör soruşturması olarak devam edeceği, şüphelilerin üzerine atılı suçunda terör örgütü yöneticisi ve üyesi olmak vasfına dönüştüğü…”(EK - 14)

 

denmiştir. Talimatta geçen dayanaklardan birisi olan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2014/133596 soruşturma sayılı soruşturmasında, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve bu kararla onaylanan MGSB, bu soruşturmanın; Soruşturma No: 2014/133596, Esas: 2015/34757, İddianame No: 2015/2872 sayılı 17.09.2015 tarihli iddianamesinin 276.sahifesinde yer almaktadır. Bu iddianame ve ilgili bölüme detaylı olarak, dava dilekçemizin 12 ve 13’ncü sahifelerinde uzun uzun yer verilmiştir. Burada tekrar vermek istemediğimiz için oraya atıf yapmakla yetiniyoruz.

 

Soruşturma savcısı Mehmet Ersin Berber’in 07.05.2015 tarihli bu yazılı talimatından sonra soruşturma işlemleri buna göre yürütülmüş, Konya Sulh Ceza Hâkimleri bu doğrultuda kararlar verip hükümler tesis etmişlerdir. Gözaltı süreci sonrası adli kolluk fezlekesinde de bu belgeye dayalı işlemler ve suç vasıflandırması yapıldığı görülmektedir. Konya Emniyet Müdürlüğü KOM Şube Müdürlüğü’nün 24.05.2015 gün ve 2015/826 Soruşturma No sayılı fezlekesinin 1256, 1257, 1258’nci sahifelerinde bu konuya yer verilmiş, özellikle 1257’nci sahifede;

 

“… İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2014/133596 sayılı soruşturması kapsamında İstanbul 1.Sulh Ceza Hakimliği’ne yazdığı 18.12.2014 tarihli Tutuklamaya yönelik yakalama talebinde aşağıdaki tespite yer verildiği anlaşılmıştır…”

 

başlığı altında bir bölüm yer almıştır (EK -15).
Halen Mersin 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2015/370 Esas sayı ile kovuşturması devam eden, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu’nun Soruşturma No: 2014/41689 Soruşturma, Esas No: 2015/9149, İddianame No: 2015/958 sayılı, 13.07.2015 tarihli iddianamesinde ve Mersin 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nin 28.07.2015 tarihli Tensip Zaptı / Kararı ile derdest dava dosyasında MGSB ve onaylandığı Bakanlar Kurulu Kararı:

 

Müvekkilim Anadolu Atayün bu dosya kapsamında da; “TCK 314/1.maddesine Muhalefet” etmek, yani terör örgütü kurmak ve yönetmek suçlamasıyla 09.06.2015 tarihinden beri adli kontrol altına alma kararı ile yargılanmaktadır. Müvekkilimin, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2014/41689 Soruşturma sayılı soruşturması ile ilgili 04.06.2015 günü soruşturma savcısı Talip Akgedik tarafından “Şüpheli” sıfatıyla ifadesi alınmıştır. Müvekkilim ifadesinde;

 

“… Ben 17 – 25 Aralık 2013 tarihinden sonra Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı’na defaaten gelerek hakkımda bir soruşturma olup olmadığına UYAP’tan baktım. Hakkımda bir soruşturma olmadığını tespit ettim, hatta buna ilişkin UYAP çıktıları elimdedir. Hukuki olmayan bir soruşturmayı da meşrulaştırmak istemiyorum. Bu nedenle Cumhuriyet Savcılığı’nıza ifade vermeyi reddediyorum…”
demiş, bu beyanı da 04.06.2015 tarihli “Şüpheli Tutanağı”nda yer almıştır.

 

Müvekkilimin avukatları da ifade tutanağına “Soruşturmanın Hukuki Değil Siyasi Olduğu” ve “Terör örgütü üyeliğini ve Cumhurbaşkanına hakaret suçlarının vasıfları, mahiyetleri, üye olunan terör örgütünün adı, bu terör örgütüne ne şekilde üye olunduğu, ne zaman bu suçun işlenmeye başlandığı gibi savunma hakkını detaylandıracak açıklamalar yapılmaksızın bir terör örgütüne üye olmaktan müvekkilimin itham edilmesi İnsan Hakları Beyannamesine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmelerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yerleşmiş içtihatlarına, Anayasa Mahkemesi kararlarına, yerel tüm mevzuata aykırıdır. Aynı şekilde Cumhurbaşkanına hakaret gibi soyut bir suçlamanın mahiyetinin de belli olmaması sebebi ile müvekkilimin ifade vermeme beyanlarına katılıyorum. Soruşturmayı yürütenler hakkında suç duyurusunda bulunduğumuzu Savcılığınız nezdinde gerekli işlemlerin yapılması için yasal prosedürün yerine getirilmesini talep ediyoruz…”
şeklinde müdafi beyanlarını eklemişlerdir (EK - 16)

 

Müvekkilim Anadolu Atayün savcılık ifadesinin ardından tutuklanması talebiyle Mersin 1.Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevk edilmiştir. 09.09.2015 günü müvekkilim hakkında tutuklama talebi yerine Hâkim, adli kontrol kararı vermiştir. Müvekkilime burada isnad edilen suç, “Paralel Devlet PDY Örgütü” isimli terör örgütü üyeliğidir (EK - 17)

 

Buradaki yargılamadaki suçlamada tamamıyla dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve bu kararla onaylanan MGSB’ye dayanmaktadır. Müvekkilim, bu davada dava konusu Karar’ın ve Belge’nin mağduru olmuştur. Bu mağduriyeti halen devam etmektedir.


17 Şubat 2016 tarih ve 29627 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2016//4 sayılı “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları Hakkında” başlıklı Başbakanlık Genelgesi’nde MGSB ve onaylandığı Bakanlar Kurulu Kararı:

 

Bahse konu Başbakanlık Genelgesi’nde iki temel ibare kullanılmaktadır. Bunlardan biri “terör örgütü”, diğeri ise “legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten yapılar” ibaresidir. Bu ibare dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan MGSB’den iktibas edilmiş ve genelgede bu ibareye, “terör rögütü” ibaresinden sonra bazen “ve” bazen de “veya” bağlacı kullanılarak yer verilmiştir. Hukuken herhangi anlamı ve geçerliliği olmayan söz konusu ibareye, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve bu karar ile onaylanmış ekindeki MGSB’ni bu alanda da hayata geçirmek için idari otorite tarafından vaz’edilen bir genel düzenleyici işlemde yer verilmiştir (EK-18) MGSB ve onaylandığı Bakanlar Kurulu Kararına dayanılarak hazırlanan bu Başbakanlık Genelgesi’ne istinaden, kamu çalışanları hakkında disiplin hukuku işlemleri yapılması ile idari yargı konularını ilgilendiren hükümler tesis edilmiştir.


Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve bu kararla onaylanan MGSB, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nde düzenlenen temel hak ve özgürlükler ile demokratik ilkelere ve insan haklarına da aykırıdır:


Türkiye tarafından usulüne uygun olarak onaylanarak yürürlüğe konan ve halen de yürürlükte bulunan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Millerler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmelerinde düzenlenen temel hak ve özgürlükler, MGSB ile değersizleştirilmiş, hatta yok sayılmış, Bakanlar Kurulu, MGSB’yi onayladığı kararla dayanağını Anayasa, Uluslararası Sözleşmeler ve hukukun genel ilkelerinden olmayan, hatta bunlara aykırılığı açık olan bir yetki ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde adeta meşru hukuka paralel, alternatif, meşru olmayan yeni bir hukuk oluşturmuştur. Yukarıda saydığımız sözleşmelerde temel hak ve özgürlüklerin hangi hallerde sınırlandırılacağı ve yorumlanacağına dair kurallar dikkate alınmamıştır. Bu sözleşmelerin kuralları dikkate alınmadığı gibi, Anayasa’nın 90.maddesi de dikkate alınmamış, önemsenmemiş, yok sayılmıştır.

 

Anayasa’nın “Milletlerarası Andlaşmaları Uygun Bulma” başlığının altında yer alan 90.maddesinin son fıkrasında;

 

“Milletlerarası Andlaşmaları Uygun Bulma

 

Madde 90 - …Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

 

Anayasa Mahkemesi, 30.07.2008 tarihli “AKP Kapatma Davası” olarak bilinen davanın gerekçeli kararında;

 

“…Anayasa’nın 90.maddesinin son fıkrası, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel haklara ilişkin uluslararası sözleşmelerin yasa hükmünde olduğu ve yasalarla farklı hükümler içermesi nedeniyle doğacak uyuşmazlıklarda uluslararası sözleşme hükümlerinin esas alınacağını öngörmektedir. Türkiye’nin hukuk düzeni ile çağdaş demokrasilere egemen ilke ve uygulamalar arasında koşutluğun sağlanmasını amaçlayan bu kural, kurucu üyesi ya da üyesi bulunduğumuz uluslararası kuruluşlarca oluşturulmuş özgürlük standartlarının dikkate alınmasını gerekli kılmaktadır…”

 

Gerekçeli kararda geçen; “… çağdaş demokrasilere egemen ilke ve uygulamalar …” cümlesi aynı kararda şöyle açıklanmaktadır:

 

“… Anayasa’nın 2.maddesi Türkiye Cumhuriyeti’ni demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlanmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarında Anayasa’da öngörülen demokrasinin klasik ve çağdaş batı demokrasisi biçiminde anlaşılması gerektiği kabul edilmektedir. Bu nedenle demokrasinin kavramsal ve kurumsal niteliği, Anayasa’nın tüm somut kurallarının bütünsel yorumu ve bu bütünlüğün demokratik anayasacılık tarihi içinde özgülendiği amaç ve felsefe ışığında yararlanarak anlaşılması gerekir…” demiştir.

 

Anayasa Mahkemesi bu kararında Anayasa’nın 2.maddesini dayanak yapsa da, benzeri başka kararlarında 138.maddesinin birinci paragrafında yer alan;


“Mahkemelerin Bağımsızlığı

Madde 138 - Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler…”

 

düzenlemesini dayanak olarak ayrıca almıştır. Burada ceza sorumluluğunun şahsiliği gibi ve benzeri evrensel olarak insanlık ailesinde genel kabul görmüş ilkeler ve haklardır.

 

Anayasa Mahkemesi verdiği çeşitli kararlarında, hukukun genel ilkelerinin Anayasa hükümlerinden bile önde geldiğini söylemiştir. Mesela;


Esas: 1963/166, Karar: 1964/76, Karar Tarihi: 22.12.1964, Resmi Gazete Yayın Tarihi: 28.04.1965, Resmi Gazete Sayı: 11985

 

“… Kanunlarımızın, Anayasa’nın açık hükümlerinden önce hukukun, bilinen ve bütün uygar memleketlerde kabul edilen, prensiplerine uygun olması şarttır…”

 

Esas: 1985/31, Karar: 1986/11, Karar Tarihi: 27.03.1986, Resmi Gazete Yayın Tarihi: 09.05.1986, Resmi Gazete Sayı: 19102,

 

“… hukuk devletinin, Anayasa’nın açık hükümlerinden önce hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin benimseyip uyduğu ilkelereuygun olması gerekir. Böyle bir devlet, kamusal düzeni, güven ve huzuru bozan eylemleri etkili bir bicimde karşılayacak önlemleri seçebilir…” denildiği gibi, mesela;

 

Esas: 1987/30, Karar: 1988/5, Karar Tarihi: 15.03.1988

 

“… Anayasa ilkelerine ve bu ilkelerin dayandığı üstün, genel hukuk kurallarına uygun olup olmadığı…”nı araştıracaklarını da zikretmiştir. Yine Anayasa Mahkemesi hukuk devletini;

 

Esas: 1985/31, Karar: 1986/11, Karar Tarihi: 27.03.1986, Resmi Gazete Yayın Tarihi: 09.05.1986, Resmi Gazete Sayı: 19102

 

“… Hukuk devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen devlettir…”

 

Anayasa ve kanunun dışında ‘Hukuk’tan ayrıca söz edilmiş olması, sadece kanuncu bir anlayışın benimsenmemiş olduğunun kanıtıdır. Bu hükme göre, anayasa yargısı da dâhil olmak üzere, her düzeydeki hakimler, yazılı hukuk kurallarının yanı sıra, hukuk genel ilkelerini de dikkate almak zorundadırlar.


Bu noktada Anayasa Mahkemesi’nin; hukukun genel ilkelerinde temel belge olarak, hem 1961 Anayasası’nda hem de 1982 Anayasası’nda “Milletlerarası Adalet Divanı Statüsü”nün 38’nci maddesini istikrarlı bir şekilde kararlarına dayanak yaptığını görüyoruz. Bu madde ‘Uygar Milletlerce Tanınmış Genel Hukuk İlkeleri’nden bahsetmektedir.
Anayasa Mahkemesi de, bu maddeden hareketle;


Esas: 1963/166, Karar: 1964/76, Karar Tarihi: 22.12.1964, Resmi Gazete Tarih: 28.04.1965, Resmi Gazete Sayı: 11985

 

“… Devletimiz, Anayasa’nın 2’nci maddesinde ifade edildiği gibi, bir hukuk Devletidir. Kanunlarımızın, Anayasa’nın açık hükümlerinden önce hukukun, bilinen ve bütün uygar memleketlerde kabul edilen, prensiplerine uygun olması şarttır…”

 

Esas: 1985/31, Karar: 1964/76, Karar Tarihi: 27.03.1986, Resmi Gazete Yayım Tarihi: 09.05.1986, Resmi Gazete Sayı: 19102

 

“… Hukuk devletinin, Anayasa’nın açık hükümlerinden önce hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin benimseyip uyduğu ilkelere uygun olması gerekir. Böyle bir devlet, kamusal düzeni, güven ve huzuru bozan eylemleri etkili biçimde karşılayacak önlemleri seçebilir…”

 

gibi kararlarında hukukun genel ilkelerini; “hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin benimseyip uyduğu ilkeler” olarak tanımlamıştır. Yine Anayasa Mahkemesi’nin değişik kararlarında da yer almış olan bu ilkelerin bazıları;

 

Kesin Hükme Saygı,

 

Devlete Güven,

 

Kanunlara Güven,

 

İyi niyet,

 

Kanunların Geri Yürümeyeceği,

 

Suçta ve cezada kanunilik

 

Esas: 1986/3, Karar: 1986/15, Karar Tarihi: 03.07.1986, Resmi Gazete Yayım Tarihi: 10.12.1986, Resmi Gazete Sayı: 19307

“… Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 2.maddesinde ‘Hukuk Devleti Olmayı’ Cumhuriyetin nitelikleri arasında saymıştır.”

 

Anayasa Mahkemesi’nin çeşitli kararlarında belirtildiği üzere “…(Hukuk devletinin temel unsuru bütün devlet faaliyetinin hukuk kurallarına uygun olmasıdır) hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu, adil bir hukuk düzenini kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve bütün faaliyetlerinde hukuka ve Anayasa’ya uyan bir devlet olmak gerekir. Hukuk devletinde kanun koyucu da dahil olmak üzere devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir hakimiyeti haiz olması, kanun koyucunun yasama faaliyetlerinde kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutması lazımdır. Zira kanunun da üstünde kanun koyucunun bozamayacağı temel hukuk prensipleri ve Anayasa vardır…” (11/10/1963, E:1963/124, K: 1963/243, sayılı karar, AMKD.Cilt:1, Sayfa:429)

 

Esas: 1963/124, Karar: 1963/243, Karar Tarihi: 11.10.1963, Resmi Gazete Yayım Tarihi: 04.12.1963, Resmi Gazete Sayı: 11572

 

“… 334 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, metne dahil bulunan başlangıç kısmında bu Anayasa’nın (insan hak ve hürriyetlerini, milli dayanışmayı, sosyal adaleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurmak için) kabul edildiğini belirttikten sonra 2.maddesinde (Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.) hükmü ile devletimizin bir hukuk devleti olduğunu ilan etmiştir.

 

Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu raporunda belirtildiği veçhile (Hukuk devletinin temel unsuru bütün devlet faaliyetlerinin hukuk kurallarına uygun olmasıdır.) hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu, adil bir hukuk düeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve bütün faaliyetlerinde hukuka ve Anayasa’ya uyan bir devlet olmak gerekir. Hukuk devletinde kanun koyucu organ da dahil olmak üzere, devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir hakimiyeti haiz olması, kanun koyucunun yasama faaliyetlerinde kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutması lazımdır. Zira kanunun da üstünde kanun koyucunun bozamayacağı temel hukuk prensipleri ve Anayasa vardır ve kanun koyucu bunlardan uzaklaştığı takdirde meşru olmayan bir tasarrufta bulunmuş olur.


Hukukun ana prensiplerine dayanmayan, devletin amacı ve varlığı sebebiyle bağdaşmayan ve sadece belli bir anda hasıl olan geçici bir çoğunluğun sağladığı kuvvete dayanılarak çıkarılan kanunlar toplum vicdanında olumsuz tepkiler yaratır. Böyle bir kanun hukukun yüceliğini temsil etmez. Böyle bir kanunun kabulünü ve uygulamasını hukuk devleti tasarrufu niteliğinde saymakta mümkün değildir…”

şeklinde tarif edip, tanımlamıştır.

 

Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlarında dayandığı ve zaman zaman da kararlarında yer verdiğini hukukun genel ilkelerinden birisi de; “Devlete (ve kanunlara) güven” ilkesidir. Bu ilke ile hukuk devleti ilişkisi konusunda,

 

Esas: 1989/11, Karar: 1989/48, Karar Tarihi: 12.12.1989, Resmi Gazete Yayım Tarihi: 22.01.1990, Resmi Gazete Sayı: 20410

 

“… Hukuk devletinin en önemli niteliğinden biri de ‘güvenilir’ olmasıdır.


Anayasa’nın 2.maddesi Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri arasında ‘Hukuk Devleti’ ilkesine de yer vermiştir. Hukuk devleti, Devletin bütün faaliyetlerinde hukukun egemen olduğu devlettir. Bu tür Devlette de ‘Hukuk Güvenliği’ni sağlayan bir düzenin kurulması asıldır. Devlet, görevlerini yerine getirirken, ‘Hukuk Devleti’ niteliğini yitirmemeli, hukukun uygar ülkelerinde kabul edilen temel ilkelerini sürekli göz önünde tutmalıdır. Böyle bir düzende, ‘Devlete Güven’ ilkesi vazgeçilmez temel öğelerdendir. Devlete güven, hukuk devletinin sağlamak istediği hzuurlu ve istikrarlı bir ortamın sonucu olarak ortaya çıkar. Yasaların Anayasa’ya uygunluğu karinesi asıldır. Yasalara gösterilen güven ve saygıdan kaynaklanan oluşumların sonuçlarını korumak gerekir…

 

İnsan haklarına saygılı bu hakları koruyan, adalete ve eşitliğe dayanan bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendini yükümlü sayan, tüm çalışmalarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olup toplum yaşamında, bireylerin haksızlığa uğratılmamasını ve mutluluğunu amaç edinen bir devleti biçimleyen hukuk devleti tanımını da devlete güven ilkesini de doğal olarak içerir. Devletin temel niteliğinin öğelerinden biri de güvenilirliğidir…”

 

Yine Anayasa’nın “Cumhuriyetin Nitelikleri” başlıklı 2.maddesinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin nitelikleri arasında, “İnsan Haklarına Saygılı” ilkesi de sayılmıştır. “İnsan Haklarına Saygı” ilkesinin, sadece insan haklarını koruyan iç hukuk kurallarına değil, Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası insan hakları sözleşmelerine de saygıyı içerdiği ortadadır. Anayasa Mahkemesi;

 

Esas: 1979/38, Karar: 1980/11, Karar Tarihi: 29.01.1980 Tarihli kararında;

 

“… İnasnın içinde bulunduğu ulusun bireyi olması kadar, aynı zamanda insanlığın üyesi bulunması, çağımızın da insan hak ve özgürlüklerini yalnızca bir ulusal hukuk sorunu olmaktan çıkarmış, ona evrensel bir anlam ve içerik kazandırmıştır…” denilmiştir.

 

Bu ilkelere saygı ve bağlılık ‘hukuk devleti’ olmanın gereği, Anayasa’nın 90.maddesi ile insan hakları alanında altına imza konulan uluslararası andlaşmalara / sözleşmelere zorunlu uyulmasının sonucudur. Bu yönüyle dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve MGSB, en başta AİHS’nin 7, 8, 9, 10, 11, ve 14.maddelerinde düzenlenen; cezaların yasallığı, özel hayatın gizliliği ve aile hayatının korunması, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, dernek kurma ve toplantı özgürlüğü ve ayrımcılık yasağı açıkça ihlal edilmiş, bu kavramlara Milli Güvenlik Kurulu’nun yorumu ile bakılması gerektiği belirtilerek, demokratik kurumlar, sivil toplum hareketleri ve organizasyonları baskı altına alınmıştır. Ayrıca yargıya da; yargı yetkisinin kullanılmasında, emir ve talimat verilerek genelge gönderilmiştir.

 

Bütün bu sayılanların yanı sıra dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB), Türk Hukuku’nun normlar hiyerarşisinde de yer almamaktadır. Türk Hukuku’nda normlar hiyerarşisinde en üstte Anayasa’nın 11.maddesine göre ‘Anayasa’, sonra Anayasa’nın 11/2.maddesine göre ‘Kanun’, sonra Anayasa’nın 115.maddesine göre ‘Tüzük’ daha sonra da Anayasa’nın 124.maddesine göre ‘Yönetmelik’ yer almaktadır. Anayasa’nın 137.maddesi bu hiyerarşiyi bir kez de tersten saymıştır: yönetmelik, tüzük, kanun veya Anayasa hükümleri...
Normlar hiyerarşisinde yeri olmayan MGSB’nin, soruşturma ve kovuşturmalara, suçlamalara dayanak teşkil etmesinin hukukun birçok evrensel ilkesine ters düştüğü ortadadır. Yukarıda detaylı olarak belirtilen Anayasa maddeleri ile Anayasa Mahkemesi kararları ışığında, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve bu kararla onaylanan MGSB’nin ters düştüğü ilkeler kısaca şunlardır:


Hukuk Devleti İlkesi: Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’nın 2.maddesine göre bir hukuk devletidir. Anayasa’nın 11, 115, 124 ve 137.maddelerinde, kanunların uygulanabilirliği açısından hangi normun öncelikle uygulanacağı normlar hiyerarşisinde belirlenmiştir. Normlar hiyerarşisinde “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi / MGSB” adında bir norm yer almamaktadır. Bu bakımdan uygulama açısından bağlayıcılığı bulunmayan bu belgenin, suç isnat etmede veya yargılamada herhangi bir şekilde kabul edilip kullanılması ‘Hukuk Devleti İlkesi’ne tamamen aykırıdır.

 

Hukuki Öngörülebilirlik İlkesi: Yargı kararı olmaksızın MGSB’ye dayanarak soruşturma ve kovuşturma yapılması hukuki öngörülebilirlik ilkesine de aykırılık göstermektedir. Kişiler kendilerine yönelik yaptırımları içeren ceza normlarını bilmeli ve onlara göre tavır alıp, hareket etmelidir. İçeriği bilinmeyen MGSB gibi belgelerle suçlanmak hukuki öngörülebilirlik ilkesine ters düşmektedir. Bu ilke, bir ceza hukuk ilkesi olarak ele alınsa da hukuk devletinin ‘Öngörülebilirlik İlkesi’ ile birlikte bireyleri korumakta ve onlara güvence temin etmektedir.

 

Bir kimseye veya bir gruba kanunun açıkça suç saymadığı bir fiili işledikleri isnadıyla suç isnad edilemez. Bu durum hukuka kesin şekilde aykırılık göstermekle birlikte, bunun bir devlet politikası haline getirilerek uygulanması, adaletin derinden sarsılması anlamına gelecektir. Özellikle bireylerin özgürlük alanına en derin müdahalede bulunabilecek sınırlamaların ve kuralların, düzenlemelerin, iktidarlar tarafından kötüye kullanılmasını önleyici önlemlerin alınması zorunludur.
Bu konuda en önemli önlem, ceza normlarının açık, seçik ve belirli olmasıdır. Buna karşılık, MGSB olarak adlandırılan belgenin içeriği gizli tutulmakta ve ellerinde bulunduran kimseler dışında kimse tarafından bilinmemektedir. Bu husus 2945 sayılı Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Kanunu’nun “Görüşme Tutanakları” başlıklı 10.maddesinde;


“Görüşme Tutanakları
Madde 10 – Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında yapılan görüşmeler, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği görevlileri tarafından usulüne uygun şekilde tutanakla tespit edilir.
Kararların asılları ve görüşme tutanakları Genel Sekreterlikte saklanır. Tutanaklar ve görüşmeler açıklanamaz ve yayınlanamaz. Kararlar Milli Güvenlik Kurulu’nun vereceği karara göre açıklanabilir veya yayınlanabilir.”


denilmekte, özellikle de Resmi Gazete Yayım Tarihi: 08.01.2004 Resmi Gazete Sayısı: 25340 olan Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Yönetmeliği’nin 12.maddesinin e ve h fıkralarında;

 

“Madde 12 - … e) Toplantı sonucunda alınacak karar ve basın bildirisi taslağını hazırlayarak Kurul tarafından tasvibini müteakip Kurul kararlarını beş nüsha olarak imzalatmak; kararların bir nüshasını Cumhurbaşkanına, iki nüshasını Başbakanlığa, bir nüshasını da Genelkurmay Başkanlığı’na göndermek; bir nüshası ile görüşme tutanaklarını Genel Sekreterlik arşivinde muhafaza etmek…

 

… h) Milli Güvenlik Kurulu toplantıları ile ilgili bütün belgeleri, kararları ve tutanakları gizlilik derecelerine uygun olarak tespit etmek, dosyalamak, koruyucu ve düzenleyici arşiv hizmetlerini yürütmek…”
yer almaktadır.
Anayasa’nın “Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar” başlıklı 38.maddesinin 3.paragrafında;
“Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar

 

Madde 38 - … Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur…”
düzenlemesine yer verilmiştir. Nitekim Türk Ceza Kanunu’nun “Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi” başlıklı 2/1.maddesinde de;
“Suçta ve Cezada Kanunilik

 

Madde 2 – (1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz…”


şeklinde düzenleme bulunmaktadır.
Bu durumda da dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan MGSB’nin kullanılamayacağı net olarak bir kez daha ortadadır.


Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi: Suçta ve cezada kanunilik ilkesi kamu hukukunun temel bir ilkesidir. Bu ilke, Anayasa’da ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin altına imza koyduğu uluslararası andlaşmalarda yer almaktadır. Anayasamızın “Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar” başlıklı 38.maddesinin 3.paragrafında;

 

“Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar

 

Madde 38 - … ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur…”

 

düzenlemesine yer verilerek, biçimsel kanunilik ilkesi hukukumuzda da kabul edilmiştir.

Kanunilik ilkesi, Türkiye’nin de taraf olduğu İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme veya daha yaygın bilinen adıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Cezaların Yasallığı” başlıklı 7/1.maddesinde, bir kanuna dayanmadan ceza verilmeyeceği hak olarak düzenlenmiştir.


“Cezaların Yasallığı

 

Madde 7 – (1) Hiç kimse işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre bir suç sayılmayan bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez. Yine hiç kimseye, suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez…”
Aynı düzenleme Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 11/2.maddesinde de yer almaktadır:

 

“Madde 11 - … (2) Hiç kimse, işledikleri sırada milli veya milletlerarası hukuka göre suç teşkil etmeyen fiillerden veya ihmallerden ötürü mahkum edilemez. Bunun gibi, suçun işlendiği sırada uygulanan cezadan daha şiddetli bir ceza verilemez.”
Bu ilke Türk Ceza Kanunu’nun “Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi” başlıklı 2.maddesinin 1.ve 2.fıkralarında;
“Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi

 

Madde 2 – (1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz.


(2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz.”


demektedir. Bir fiili suç saymak ve cezalandırmak yetkisinin yalnız kanuna tanınması fertlere hürriyetlerinin sınırı hakkında bilgi verir. Nelerin yasak olduğunu bilmeye bireyin hakkı vardır. Bu hakkını kullanan birey yasak olanı yapmaktan çekinmek, yasak olmayanı yaparken de korkusuz hareket etmek imkanını kazanır. Gerçekten de içeriği gizli olan bir belgenin soruşturmaya ve kovuşturmaya dayanak yapılması adalet mekanizmasını yaralamaktadır.

 

Kişi hak ve hürriyetlerinin güvence altına alınabilmesi için, hangi fiillerin suç teşkil ettiğinin kanunda açık bir şekilde belirlenmesi gerekir. Anayasamızda da ifade edilen ve evrensel nitelikteki “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesinin gereği olarak suçların tanımlanması ve ceza hukuku yaptırımları koyma yetkisine sadece TBMM sahiptir (TCK Madde 2’nin gerekçesinden).

 

Kanun Hükmünde Kararnameler dahil olmak üzere TBMM tarafından kabul edilen kanunların haricinde hiçbir belgeyle suç ihdas edilemez. Ceza Kanunu’nun 2.maddesi hükmü karşısında bir suç tanımının içeriği idarenin düzenleyici işlemleriyle doldurulamayacaktır. Dolayısıyla dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve bu kararla onaylanmış MGSB’ne dayalı olarak suç teşkil edilemez.
Sonuç olarak, normlar hiyerarşisinde yeri olmayan ve pozitif hukuk metinlerinde tanımı bulunmayan bir metne dayalı olarak, bir kişi, kişiler ya da sosyal veya ekonomik oluşumlar, sivil toplum hareketleri suçlanamaz ve terör örgütü olarak nitelendirilemez, ilan edilemez.
Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, MGSB ile ilgili olarak bir makalesinde şöyle demektedir;

 

“… Böyle bir belgenin varlığının ‘demokratik siyaset’ anlayışıyla da bağdaşmayacağı açıktır. Çünkü demokratik bir devlette eğer herhangi bir ‘siyaset’ söz konusuysa, orada yurttaşların veya onların demokratik temsilcilerinin iradesinin işin içinde olması gerekir. Ayrıca, eğer bu bir ‘siyasi’ belge ise, tanımı gereği, o kamuya açık da olmalıdır; bir demokraside kamudan gizli bir temel siyaset olamaz.
Bağlayıcı bir ‘temel metin’ olarak bir ‘Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin varlığı gelecekteki parlamento ve hükümetleri bağlayan esaslar getirmesi bakımından da demokratik siyasetin doğasına aykırıdır. Bizdeki ‘milli güvenlik’ kavramının kapsamı göz önüne alındığında, böyle bir belgenin, demokratik organların takdir yetkisine sadece dar anlamda ‘güvenlik siyaseti’ bakımından değil, onların daha genel siyasi tercihleri bakımından da peşin kısıtlamalar getireceğini anlamak zor olmasa gerek…” (Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, ‘Milli Güvenlik Siyaset Belgesi Ne Anlamda “Temel” Bir Metindir?’)
Demokratik bir hukuk devletinde, devletin iç ve dış temel siyasetini belirleyen bir herhangi belgenin, kamuoyundan ve özellikle de yasama organından ve üyelerinden gizli olması düşünülemez. Bu gizlilik, belgeyi onaylayan Bakanlar Kurulu’nun MGK üyesi olmayan üyelerini de kapsamaktadır. Bakanlar Kurulu bu üyeleri, içinde ne yazdığını bilmedikleri, görmedikleri, görmelerinin ve kendilerine gösterilmesinin yasak olduğu ve önlerine kapağını açmadan sadece altını imzalamaları için konan belgeyi onaylamaktadırlar. Oysa demokratik ülkelerde devletin her alandaki iç ve dış siyasetini belirleme ve uygulama yetki ve görevi Parlamentoya ve Parlamento kararı ile iş başına getiren hükümetlere aittir.


Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve bu kararla onaylanan MGSB, Danıştay 10.Dairesi’nin Esas No: 2006/1814, Karar No: 2009/9568, Karar Tarihi: 17.11.2009 kararı ile Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Dairesi’nin Esas No: 2010/908, Karar No: 2012/1716, Karar Tarihi: 05.11.2012 kararına da aykırıdır

 

İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), 24.03.2006 tarihli dilekçeleri ile Milli Güvenlik Kurulu’nca hazırlanan “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB)”nin kabul ve onayına ilişkin 30.11.2005 tarih ve 2005/9713 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile bu kararla onaylanan ‘Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin iptali istemiyle Danıştay 10.Dairesi’nde dava açmışlardır.
Danıştay 10.Dairesi’nde Esas: 2006/1814 sayılı dava dosyası ile ilgili Davalı konumundaki Başbakanlık;

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan adına Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Ruhi Özbilgiç imzasıyla 29 Eylül 2006 tarih ve B.02.0.HUK.641.025-2006-634/77210 sayı ile 04.08.2006 tarihli ara karara verdiği cevapta;

 

“… Dava dosyasına sunduğumuz 14.07.2006 günlü, 5837 sayılı yazımızda, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin, doğrudan iç ve dış güvenlik boyutu taşıyan konulara, milli güvenliğe yönelik devlet politikalarını tespite ve temel hassasiyetleri vurgulamaya ilişkin ana hatları ihtiva eden özlü bir metin olduğu, söz konusu bu Belgenin açıklanması veya öğrenilmesinin, Devletin dış ilişkilerini, milli savunmasını ve milli güvenliğini zaafa uğratacak nitelikte bulunduğu, 2577 sayılı İYUK’un 20/3 maddesinde tanımlandığı şekliyle, devletin güvenliği ve yüksek menfaatleri ile birlikte yabancı devletlere de ilişkin olduğu belirtilerek ara kararı gereğinin yerine getirilemediği ifade edilmişti.

 

Milli Güvenlik Kurulu tarafından tavsiye edilen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi Bakanlar Kurulu’nun 30.11.2005 tarihli ve 2005/9713 sayılı kararıyla kabul edilerek Başbakanlık uygulama direktifi ile tüm bakanlıklara ve ilgili kurum ve kuruluşlara dağıtılmıştır. Bu haliyle söz konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve uygulama direktifi ile tüm bakanlıklara ve ilgili kurum ve kuruluşlara dağıtılmıştır. Bu haliyle söz konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve uygulama direktifi Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ile bir bütünlük arz etmekte ve birlikte dağıtıma tabi tutulmaktadır. Bu sebeple, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nden ayrı olarak düşünülemeyecek olan Bakanlar Kurulu Kararı ile uygulama direktifi de yukarıda belirtilen yazımızda yer alan gerekçelerle 2577 sayılı İYUK’un 20/3 maddesi hükmü uyarınca dosyaya sunulamamıştır…”

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan adına Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Mustafa Çetin imzasıyla 26.01.2007 tarih ve B.02.0.HUK.641.025.2006-634/549 sayı ile davacıların ikinci dilekçesine karşı Başbakanlık cevabı olan yazıda;

 

Usul Yönünden;

 

Dava konusu Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin icrai nitelikte olmadığı,

 

Davacılar ile iptali istenilen Belge arasında kişisel, güncel ve meşru bir ilgi bulunmadığı,

 

Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin davacıların hiçbir menfaatini olumsuz yönde etkilemediği,

 

Davacı dernek ve vakfın bu konuda dava açma ehliyetinin bulunmadığı,

 

Esas Yönünden;

 

“… Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ana hatları ihtiva eden özlü bir metindir. Değil suçla mücadele eden kurumlara, iç güvenliğe ilişkin siyaset esasları ile ilgili çözümlerin demokratik parlamenter sistemin dinamikleri (TBMM, Hükümet, Muhalefet Partileri, Kalkınma Planları, Yıllık Programları, Sivil Toplum Kuruluşları, Medya gibi) süreçleri içinde çözümleme imkanına ve yeteneğine engel bir belgede değildir.

 

Çünkü MGSB, doğrudan güvenlik boyutu taşıyan konuları içermekte, milli güvenliğe yönelik devlet politikalarını ve temel hassasiyetleri vurgulamaktadır. Bu bağlamda, davacılar tarafından ileri sürülen MGSB’nin temel hak ve özgürlükleri sınırlandırdığı ve bunların kullanımını kısıtladığı gibi iddiaları da mesnetsizdir.

 

Yukarıda ve birinci cevap dilekçemizde açıklanan sebeplerle, hukuki hiçbir dayanağı olmadan, soyut bir takım iddialarla açılan ve gerek usul gerekse esas yönlerinden haksız ve hukuka aykırı olan davanın reddine karar verilmesini talep ederiz…” denilmiştir.

 

Danıştay 10.Dairesi, Esas: 2006/1814, Karar: 2009/9568, Karar Tarihi: 17.11.2009 tarihli kararı ile Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin iptal işlemine ilişkin kısmının incelenmeksizin reddine, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin kabulüne ilişkin Bakanlar Kurulu Kararı’nın iptal istemine ilişkin kısmının reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde;


“… Davalı idarenin davacıların dava açmakta ehliyeti bulunmadığı yolundaki iddiası yerinde görülmeyerek işin esasına geçildi:


Davanın, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin iptali isteminin incelenmesinden;

 

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2.maddesinde, idari dava türleri gösterilmiş ve iptal davaları, idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarında dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan davalar olarak tanımlanmış; diğer yandan, anılan Yasanın 14/3-d maddesinde, dava dilekçelerinin idari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olup olmadığı yönünden inceleneceği, idari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olmadığı durumda, anılan Yasanın 15/1-b maddesi uyarınca davanın reddine karar verileceği hükme bağlanmıştır.

 

İptal davasına konu edilebilecek idari işlemler, idarelerin, idari faaliyetleri nedeniyle kamu gücü kullanarak, kamu hukuku kurallarına göre, tek taraflı irade beyanlarıyla yaptıkları kesin ve yürütülmesi gerekli işlemler olup, bu nitelikte olmayan işlemlerin idari davaya konu edilmeleri mümkün değildir. Görüş bildiren işlemler de sonuçta bir hak ve yükümlülük yaratmadıklarından, yani hukuksal durumda herhangi bir değişiklik meydana getirmediklerinden iptal davasına konu olamazlar…

 

… Görüldüğü üzere, gerek Anayasa’da ve gerekse 2954 sayılı Yasada, Milli Güvenlik Kurulu’nun görevleri ‘Milli Güvenlik’ kavramı ile belirlenmiş bulunmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu’nun ‘Milli Güvenlik’ konusunda Bakanlar Kurulu’nun değerlendirilmesine sunulan görüşleri ise bir öneri niteliğinde olup, kesin ve bağlayıcı bir güce sahip değildir. Anayasa’nın 117.maddesinin 2.fıkrası hükmü uyarınca milli güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasında hazırlanmasından, Türkiye Büyük Miller Meclisi’ne karşı, Bakanlar Kurulu sorumludur.

 

Bu durumda, Milli Güvenlik Kurulu kararlarının yukarıda açıklanan niteliği göz önünde bulundurulduğunda, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, 2577 sayılı Yasanın 2.maddesiyle tanımlanan iptal davasına konu olabilecek, idarenin tek taraflı irade beyanıyla, kişilerin hukuksal durumlarında değişiklik meydana getiren etkili ve yürütülmesi zorunlu bir işlem niteliğinde bulunmadığından, davanın Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin iptaline ilişkin kısmının esasının incelenmesine hukuken olanak bulunmamaktadır.

 

Davanın, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin kabul ve onayına ilişkin 30.11.2005 tarih ve 2005/9713 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın iptali istemine ilişkin kısmının incelenmesinden;

 

Milli Güvenlik Kurulu tarafından, Anayasa’nın 118.maddesinde öngörülen Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliğinin korunmasına yönelik olarak tespit edilen hususlarla ilgili olarak Bakanlar Kurulu’nda Anayasa’nın 117.maddesi ile verilen sorumluluk uyarınca ilkesel düzeyde karar alınmasına ilişkin dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı’nda hukuka aykırılık bulunmaktadır.

 

Açıklanan nedenlerle, davanın Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi’nin iptali istemine ilişkin kısmının incelenmeksizin reddine, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin kabulüne ilişkin Bakanlar Kurulu Kararı’nın iptali istemine ilişkin kısmının reddine…” denilmiştir.

 

Davacıların bu kararı temyiz etmesi üzerine, Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, Esas: 2010/908, Karar: 2012/1716, Karar Tarihi: 15..11.2012 tarihli bu temyiz istemini reddederek Danıştay 10.Daire Kararı’nı onamıştır. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, bu kararının gerekçesinde;

 

“… Temyiz edilen kararla ilgili dosyanın incelenmesinden; Danıştay 10.Dairesi’nce verilen kararın usul ve hukuka uygun bulunduğu, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenlerinin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı anlaşıldığından, davacıların temyiz isteminin reddine, Danıştay 10.Dairesi’nin 17.11.2009 günlü, E: 2006/1814, K: 2009/9568 sayılı kararının onanmasına…” demiştir.

 

Davacılar, Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun bu kararı üzerine 15.04.2013 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru ile müracaat etmişlerdir. Bu müracaatlarında;

 

“… 1. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ve belgeyi yürürlüğe koyan ilgili Bakanlar Kurulu kararının iptal isteminin reddine dair karar ve bu kararın onanmasına kararının Anayasa’ya ve AİHS’e aykırılığın tespit edilerek, bu konuda benzer ihlalleri engelleyecek emsal teşkil edecek bir karar verilmesi,

 

2. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ve bu belgeyi yürürlüğe koyan ilgili Bakanlar Kurulu kararının iptaline karar verilmesi…” taleplerinde bulunmuşlardır.

 

Anayasa Mahkemesi, Başvuru Numarası: 2013/2497, Karar Tarihi: 30.03.2015 tarihli kararında;

 

“… 16. Belirtilen belge bunu onaylayan Bakanlar Kurulu Kararı’nın, başvurucuları güncel ve kişisel olarak doğrudan etkilemesi, dolayısıyla başvuruculara mağdur statüsü kazandırması söz konusu olamayacağından, başvurucuların bu hususta bireysel başvuru yapma hakları bulunmamaktadır.

17. Açıklanan nedenlerle, başvurunun diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin ‘kişi bakımından yetkisizlik’ nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

IV. HÜKÜM

Başvurucunun ‘kişi bakımından yetkisizlik’ nedeniyle kabul edilemez olduğuna…” kesin olarak karar vermiştir.

Davacılardan birisi olan İnsan Hakları Derneği (İHD) iç hukukta mevcut ve etkili olan bütün başvuru yollarını kullandığı beyanıyla 20.10.2015 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuştur. Başvuru dilekçesindeki önemli noktalardan birisi;
“… Ayrıca, 2006 yılında açılan davamızın 2013 yılında red kararı ile sonuçlandırılması başlı başına adil yargılanma hakkının ihlalidir. MGSB belgesinin 2005 yılında kabul edilip her 5 yılda bir yenilendiği düşünüldüğünde, davanın zamanında sonuçlandırılmamasının da hukuka aykırılık kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir…”
İnsan Hakları Derneği’nin bu başvurusu, AİHM’de henüz neticelenmemiş, AİHM kararını açıklamamıştır.
Danıştay 10.Dairesi’nin Esas No: 2006/1814, Karar No: 2009/9568, Karar Tarihi: 17.11.2009 kararı ile bu kararı onayan Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun Esas No: 2010/908, Karar No: 2012/1716, Karar Tarihi: 05.11.2012 kararda;


“Dava konusu iptali istenilen Bakanlar Kurulu Kararı ile bu kararla onaylanan MGSB’nin; davacıların menfaatlerini ihlal etmediğini, güncel ve kişisel olarak doğrudan etkilemediğini, dolayısıyla mağduriyetleri söz konusu olmadığı için mağdur sıfatlarının olmadığını,”

 

“Dava konusu iptali istenilen Bakanlar Kurulu Kararı ile bu kararla onaylanan MGSB’nin; kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olmadığı, idarenin kamu gücü kullanarak, kamu hukuku kurallarına göre, tek taraflı irade beyanlarıyla yaptığı, kesin ve yürütülmesi gerekli bir işlem olmadığı, kişilerin hukuksal durumlarında değişiklik meydana getiren etkili ve yürütülmesi zorunlu bir işlem niteliğinde bulunmadığı, bu sebeplerle davanın MGSB’nin iptaline ilişkinin kısmının esasının incelenmesine hukuken olanak bulunmadığı,”

 

“Dava konusu iptali istenilen Bakanlar Kurulu Kararı ile bu kararla onaylanan MGSB’nin; Milli Güvenlik Kurulu’nun Anayasa’nın 118.maddesinde öngörülen görevi kapsamında tespit ettiği hususlar olduğu, Bakanlar Kurulu’nunda Anayasa’nın 117.maddesi ile verilen sorumluluk uyarınca ilkesel düzeyde karar aldığını ve söz konusu belgeyi onaylayan kararını oluşturduğu,”

tespit ederek hükme dayanak yapmıştır.

Dava dilekçemize konu Bakanlar Kurulu Kararı ile bu kararla onaylanan MGSB, Danıştay 10.Dairesi’nin ve bu kararı onayan Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun kararlarına da bu sebeplerle açık bir şekilde aykırıdır:
Müvekkilim Anadolu Atayün dava dilekçemize konu Bakanlar Kurulu Kararı’nın ve bu kararla onaylanan MGSB’nin mağdurudur. Bu Karar ve Belge, müvekkilimin menfaatlerini ihlal etmiş, kendisini güncel ve kişisel olarak doğrudan etkilemiş, mağduriyetlerine sebep olmuştur.

Dosya bilgileri detaylı olarak dilekçemizin önceki bölümlerinde verilen “FETHULLAHÇI TERÖR ÖRGÜTÜ / PARALEL DEVLET YAPILANMASI (FETÖ/PDY) YÖNETİCİSİ OLMAK” suçlamasının bütün hukuki dayanağı, bu Karar ve Belge’dir. Bu Karar ve Belge’ye dayanılarak bu suçlama, müvekkilime ceza ve disiplin soruşturmalarında isnat edilmiş, Sulh Ceza Hâkimlikleri, bu Karar ve Belge’ye dayanarak müvekkilim hakkında muhtelif soruşturma işlemleri için hükümler verip, kararlar oluşturmuş, müvekkilim gözaltına alınmış, Konya’daki soruşturmasında bu Karar ve Belge’ye istinaden Sulh Ceza Hâkimince 25.05.2015 tarihinde tutuklanmış ve tutukluluk kararına itirazlarımız bu Karar ve Belge’ye dayanılarak üretilen suçlama sebebi ile reddedilmiştir.
Konya 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nce bir taraftan bu suçlama ile yargılanmaya, bir taraftan da tutukluluk durumu uzatılmaya devam edilmiştir. Müvekkilim Anadolu Atayün dilekçemiz tarihi itibariyle halen bu dosyada tutukludur. Yine Mersin 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nde de aynı mağduriyeti devam etmekte, burada da dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve bu Kararla onaylanan MGSB’ye dayalı suçlamadan adli kontrol tedbiri kararı ile yargılanmaya devam edilmektedir. Müvekkilim hakkında halen detay bilgileri dilekçemizin ilgili bölümlerinde verilen disiplin soruşturmaları sürmekte, bu soruşturmaların konusunu oluşturan ana suçlama, yine bu Karar ve Belge’ye dayanmaktadır.
Bunların haricinde müvekkilim hakkında muhtelif Cumhuriyet Başsavcılıklarında yine bu Karar ve Belge’ye dayanılarak üretilen suçlama konulu soruşturmalar açılmaktadır. Bu sebeplerle müvekkilim Anadolu Atayün, dava dilekçemizin konusu olan Bakanlar Kurulu Kararı ve bu kararla onaylanan MGSB’nin güncel, kişisel, doğrudan etkilenmiş mağdurudur, bu davayı açma hakkı, yetkisi ve ehliyeti de vardır.


Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve bu kararla onaylanan MGSB, sadece müvekkilimi mağdur etmemiştir. Türkiye’nin dört bir tarafında yaygın bir şekilde uygulanmakta, bu Karar ve Belge’ye istinaden insanlar gözaltına alınmakta, tutuklanmakta, okullar, yurtlar, anaokulları, kreşler basılıp aranmakta, milyar dolarlık ciroya sahip şirketlere kayyımlar atanıp, el konulmakta, 91 yaşındaki yaşlı insanlar hasta yataklarında, ölümcül düzeyde kanser hastası Emniyet Müdürleri tedavi ortamlarında işleme maruz kalmakta, medya kuruluşlarına kayyım atanarak etkisizleştirilmekte, internet siteleri ile sosyal medya hesapları erişime kapatılmakta, insanlar işlerinden atılmakta, insani yardım kuruluşları ile bankalar hedef yapılmaktadır.

 

Kısaca bu Karar ve Belge bir hukuk felaketi olarak binlerce gerçek ve tüzel kişiyi mağdur etmiş ve halen de etmektedir. Bu noktada en önemli hususlardan birisi de, bu Karar ve Belge’ye dayanılarak kesinleşmiş yargı kararları yok sayılmaktadır. Oysa kesin yargı kararına saygı ve uyma Hukuk Devleti olmanın en önemli unsurlarından, hukukun genel ilkelerinden ve insan haklarından biridir.


Dilekçemizin ilgili bölümlerinde çok detaylı, somut olay ve kararlarla anlatıldığı üzere, dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı ve bu kararın onayladığı MGSB ile Anayasa’nın başta 138.maddesi olmak üzere, yargı bağımsızlığı maddeleri ve 2802 sayılı Kanun ile 6087 sayılı Kanun’a aykırı bir şekilde işlem tesis edilmiş, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat verilmiş, genelge gönderilmiş, tavsiye ve telkinde bulunulmuştur.

 

Bu Karar ve Belge ile mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik ve savcılık teminattan ihlal edilmiş, yok sayılmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları başta olmak üzere, MGSB’nin hazırladığı MGK’nın üyeleri ile bu MGSB’yi onaylayan Bakanlar Kurulu’nun üyesi olan Başbakan ve bazı Bakanların açıklamaları, devamında ülkemizde yaşananlar, Başbakanlığın 2016/4 sayılı genelgesi ve bazı örnekleri dilekçe içinde verdiğimiz savcılık soruşturma yazıları, mahkeme / hâkim kararları, müfettiş raporları dava konusu Bakanlar Kurulu Kararı’nın ve bu kararla onaylanan MGSB’nin; kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olduğunu, davalı idarenin kamu gücü kullanarak, kamu hukuku kurallarına göre, tek taraflı irade beyanıyla, etkili ve yürütülmesi zorunlu bir işlem niteliğinde olduğu, tavsiye veya görüş bildirici bir işlem değil, hak ve yükümlülük yaratan, hukuksal durumda değişiklik meydana getiren, kesin ve bağlayıcı işlem olduğunun açık delilidir.

 

HUKUKİ SEBEPLER    : 2577 sayılı Kanun ve ilgili tüm mevzuat
HUKUKİ DELİLLER    : Ek’te sunulan belgeler, Her türlü yasal, sair ve takdiri deliller
NETİCE-İ TALEP    : Yukarıda detaylı şekilde arz ve izaha çalıştığımız sebeplerle, dava konusu Bakanlar

0 0
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha