• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Türkiye'de din-siyaset ilişkisi: 31 Mart yerel seçim kampanyalarında dindarlık neden ön planda?

Türkiye'de din-siyaset ilişkisi: 31 Mart yerel seçim kampanyalarında dindarlık neden ön planda?
0 0

Türkiye uzunca bir süredir din konusunun siyasetin gündeminde giderek daha fazla yer kaplayıp kaplamadığını tartışıyor.

22 Mart 2019 Cuma 23:00

Bu tartışma, uzmanlara göre, Necmettin Erbakan ile başlayan Türkiye siyasetinde dinin kullanılması sürecinin uzantısı.

 

Öte yandan, yerel seçimlere sayılı gün kala siyasi gerilimin artmasının da etkisiyle gerek Adalet ve Kalkınma Partisi, gerekse seküler tabana hitap eden Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) adayları, söylemlerinde dini referanslara ağırlık vermeye başladı.

 

Kimilerine göre, bu atmosferde, din, giderek bir nevi “halkla ilişkiler icraatı” halini alıyor; seçim meydanlarına çıkan adaylar seçmen kitlelerine daha fazla ulaşabilmek adına “dindar” olduklarını kanıtlama ihtiyacı duyuyor.

 

Son yıllardaki birçok seçimde olduğu gibi 31 Mart yerel seçim kampanyalarında da dindarlık ön planda. Peki neden? Türkiye'de din-siyaset ilişkisinin arka planına ve seçimlerde öne çıkan din referansının sebep sonuç ilişkilerini araştırdık.

 

"Dinsel görünen siyasetçiyi halk kendisine yabancı görmüyor"

 

Yıldız Teknik Üniversitesi’nden ilahiyatçı, sosyal bilimci ve felsefeci Prof. Niyazi Kahveci, Türkiye’de çağdaşlık ve geleneksellik arasındaki sosyal çatışmada çağdaş kesimin kimliğini “Atatürk”, geleneksel kesimin de “din” üzerinden ifade ettiğini kaydediyor.

 

Euronews Türkçe’ye konuşan Kahveci’ye göre, Türkiye’de din, Cumhuriyet Türkiyesi’nin temelinde yer alan “çağdaş ulusal kimlik”le sorunu olanlar tarafından bir tür muhalefet ideolojisi olarak da kullanılıyor ve çağdaşlaşamayan kesim, dini geleneksellikleri için araçsallaştırıyor.

 

Kahveci, “Türkiye’de din, çağdaşlıkla sorunu olan siyasal iktidarlar tarafından tüm toplumun “kollektif kimliği” yapılmak istendi. Ama devlet sistemi, çağdaşlığı hedeflediğinden Atatürkçülüğü yeğliyor. Yani devlet ile iktidar arasında böyle bir tansiyon mevcut,” diyor.

 

Türkiye’de seçmen tercihlerinde dinden daha ziyade muhafazakarlığın etkin olduğunu düşünen Kahveci’ye göre, seçmen gelenekselliğini bu şekilde ifade ediyor; kendisinden olan, kolay ulaşabileceği, çıkarları için “kullanabileceği” bir siyasetçiyi yeğliyor.

 

15 Mart günü Yeni Zelanda’da 50 kişinin ibadet sırasında ölümüne yol açan katliama verilen tepki, Türkiye’de din-siyaset birlikteliğine somut bir örnek oluşturdu.

 

CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ekrem İmamoğlu, hayatını kaybedenler için kameraların önünde Eyüp Sultan Camii’nde Yasin okudu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise, Tekirdağ’daki seçim mitinginde dev ekranda katliam görüntülerine yer verdi.

 

Kahveci’ye göre, Türkiye’de ağırlıklı seçmen profili, çağdaşlığın ürünlerini kullanmayı seven, ancak kendisi çağdaşlaşmaksızın bundan yararlanmak isteyen bir kitle. Buna göre, kendi çıkarına uygun gördüğü siyasi partilerle ilişkilerinde, çıkarını din yoluyla meşrulaştırmaya yöneliyor.

 

“Belki de böylece bir taşla iki kuş vurmak istiyor. Yani “hem sevap hem kebap, duble menfaat” almak istiyor. Hem bu dünyayı hem de Tanrı’yı memnun ederek ahireti kazanmak istiyor,” diyor Kahveci.

 

Geçtiğimiz günlerde seçim bölgesinde yaptığı bir konuşmada 'Erdoğan'ı desteklemenin imanın gereği' olduğunu söyleyen AKP Şanlıurfa Milletvekili Mehmet Kasım Gülpınar’ın açıklamaları tepki çekmişti.

 

Aynı şekilde Şanlıurfa’nın Eyyübiye belediye başkan aday adayı AKP’li Mustafa Göktaş da 16 Mart’ta yaptığı bir seçim kampanyası konuşmasında “Erdoğan’a oy verildikten sonra cennetin anahtarı cebinizdedir,” demişti.

 

"Dini siyasete alet edenler" listesi

 

Buna karşılık Siyasi Partiler Yasası’na göre din üzerinden propaganda yapılamayacağını kaydeden CHP Adana Milletvekili Burhanettin Bulut, kısa süre önce kendi tabiriyle "dini siyasete alet edenler" listesi hazırladı. Listede hükümetten ve akademiden farklı isimlerin dini, siyasetin aracı haline getirdiklerine dair örneklere yer verdi.

 

Euronews Türkçe’ye konuşan Bulut, hükümetin modernite gündeminden, Avrupa Birliği idealinden uzaklaşarak rotasını Orta Doğu’ya çevirmesiyle de birlikte, toplumda en önemli figürün “din” haline geldiğini kaydediyor.

 

“Ancak toplumun sabah uyandığı andan akşam yatana dek yaşadığı tek bir reel sıkıntı var: Evde tencere boş, çocuğunu okula gönderirken vereceği harçlığı yok,” diyor Bulut.

 

Türk toplumunun dini önemseyen, milli duyguları güçlü bir toplum olduğunu kaydeden Bulut, cennet vaadinde bulunmanın, kendisine verilen oyun sevap olduğunu ileri sürmenin, istismar olduğunu düşünüyor.

 

Prof. Kahveci’ye göre ise, semitik dinlerin hepsi özünde siyasal nitelikte olup, siyasal egemenlik elde etme, “ahiret emlakçılığı” üzerine kurulu.

 

“Ama çağımızda dinin siyasal amaçlı kullanımı yasaklandığından, dinin siyasete alet edilmesi sorunu doğdu. İşte siyasetçiler, kendi kişisel çıkarları için geride bıraktırdıkları toplumsal zihniyeti siyasal olarak istismar ediyorlar. Yani asıl istismar ettikleri din kamuflajı altında, toplumun bu dinsel düşünüş biçimi,” diyor Kahveci.

 

Keza dini söylemler kullanan siyasetçilerin halka “aslında biz sizden biriyiz, iktidardayız, ama sizden uzaklaşmadık” imajı vermeye çalıştıklarını düşünüyor.

 

Uzmanlara göre, CHP’nin dindar kesime ulaşması, onların oyunu alabilmesi, halkın düzeyine inmesiyle mümkün. Kahveci’ye göre, bunun için de CHP’nin halkı çağdaşlaştırma projesinden vazgeçtiğini bir şekilde göstermesi gerekiyordu ve gösteriyor.

 

“En zor iş, çağdışı insan malzemesiyle çağdaş işler yapmaktır,” diyor Kahveci ve ekliyor:

 

“Cumhuriyetin kurucuları zihinsel olarak çağdaştılar. Fakat zaman geçtikçe bu zihinsel çağdaşlıkta irtifa kaybedilerek halkın düzeyine inildi. Çağdaş kesim, düşünsellikte, halkla buluştu.”

 

Köyden şehre göçün siyasetin dini araçsallaştırmasındaki önemi

 

TOBB Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Burak Bilgehan Özpek, Türkiye’de dinin siyaset tarafından araçsallaştırılmasını, geç başlayan ve tam gerçekleşemeyen bir şehirleşmeye bağlıyor.

 

“İnsanlar köyden şehre geldikten sonra dinsel kimliklerini olduğu gibi koruma imkanı buldular. Şehirler onların dönüşümünü destekleyemedi. Özellikle 1980’lerden sonra yaşanan göçle birlikte belediyelerde, 2002’den sonra da hükümette aktif olmalarıyla sosyal dağıtım mekanizmalarını elde bulundurdular.” diye açıklıyor Özpek.

 

Dolayısıyla, köydeki inançlarıyla, günlük hayat pratikleriyle, onları dönüştürme kapasitesi bulamayan şehirlerde kendilerini değiştirmeksizin yaşamaya başlayan bu seçmen kitlesi, Özpek’e göre, iktidardaki partiye sadakatleri karşısında maddi kaynaklara erişen “dindar seçmen” olgusu, şehirlerin merkezine yerleşti.

 

“Dindarlık ile iktisadi kaynakların tahsisi arasında bir bağlantı kuruldu. Dindarlar, dindar oldukları için kaynak talep edebilir hale geldiler. Daha fazla iktisadi kaynağa ulaşmak için bunu bir kimlik haline getirdiler; refah seviyelerini bu şekilde artırabildiler,” diye açıklıyor Özpek.

 

Dolayısıyla, dindarlık üzerinden ülkede yaşanan ayrışma, Özpek’e göre, iktisadi kazanımları koruma davasına dönüştü ve “öteki”nden uzaklaşma, ondan nefret etme ve bu sayede siyasi kazanç elde etme, bir iktisadi reflekse karşılık gelmeye başladı.

 

“Türkiye’de ekonomik gidişatın iyi olduğu dönemlerde CHP açısından halka yakınlaşmanın pek anlamı yoktu; çünkü dindar-muhafazakar seçmen CHP’yi kategorik olarak kötü görüyordu. Ancak, AK Parti içindeki teknokrat-ılımlı-batıcı kadroların temizlenmesinden sonra CHP kendisine karşıt seçmenin gözünde din konusunun bariyer olmaması için din temalı bir açılıma yöneldi,” diyor Özpek ve ekliyor:

 

“CHP’nin Anadolu seçmenine yakınlaşma politikası çok cezbedici, çünkü CHP’nin üzerine yapışan “kötü parti” imajından kurtulup, “ülkeyi yönetmenin teknik boyutunu biz daha iyi yaparız” argümanını ortaya çıkarmak istiyorlar.”

 

Dolayısıyla, Özpek’e göre, CHP’nin halkla kopukluğunu kapatmak ve AKP seçmeninin gözünde olumlu imaj edinmek için sembolik olarak din argümanını kullanması kötü bir şey değil.

 

“Böyle yapmadığı taktirde diğer konulardaki sözü kendiliğinden dinlenmiyor,” diyor Özpek.

 

Bununla birlikte, din konusunun siyasetle bu şekilde iç içe geçmişliğinin önümüzdeki süreçte genç seçmenler üzerinde nasıl bir etki doğuracağı henüz net değil. Kamuoyu araştırma şirketi KONDA’nın 15-29 yaş aralığındaki gençlerin hayata bakış ve yaşam şekillerinde son 10 yılda yaşanan değişimlere dair raporunun sonuçları çarpıcı. Keza, kendini “dindar muhafazakar” tanımlayan gençlerin oranı yüzde 28’den yüzde 15’e geriledi.

 

KAYNAK: EURONEWS TÜRKÇE - MENEKŞE TOKYAY

0 0
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha