• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

HABER NÖBETİ-2 İÇ SAVAŞ KORKUSUYLA YÜZLEŞMEK

SAİD SEFA

SAİD SEFA

7 Şubat 2016 Pazar 21:57
0 0

Zor olanın, kolay telaffuz edildiği günlerden geçiyoruz.

 

Sistemin ters yüz edilmesinden sonra ülkenin kevgire dönmüş tüm mekanizmalarından hukuksuzluk akıyor.

 

40 yıldır süregelen bir çatışmanın ve savaşın mekanı olmuş ve acıyla yoğrulmuş topraklarda hüzünlü bir bekleyiş, büyük hayal kırıklığı hakim.

 

Düne kadar barış masasına oturan taraflar, makuliyetlerini yitirmişler.

 

Şirazeden çıkmış akıllar mevcut durumun gerekçesini 'masayı sen devirdin, ben devirdim'; 'savaşı sen başlattın, ben başlattım' çocuksu atışmasını yaşarken, on binlerce insan evlerini terk ediyor, temel yaşam haklarından mahrum bırakılıyor, çocukları ya kayboluyor ya öldürülüyor, ellerinde beyaz bayrakla sokağa çıktıklarında kurşunlara gelebiliyor, sokağa çıkma yasağı kısa süreliğine kaldırılıp da evlerine döndüklerinde savaş manzarasıyla, tarumar edilmiş evleriyle karşılaşıp, boyunlarını bükerek elleri bağırlarında biraz utangaç, biraz sıkılgan, ama çokça çaresiz, çokça hüzünlü çokça öfkeli şekilde kalakalıyorlar.

 

Sur'da sokağa çıkma yasağının kalktığı, dokuz mahallede binlerce ev yıkılmış.

 

Kapısı kurşunlanarak girilmemiş bir tek ev kalmamış.

 

Ev ki mahremiyetin sınırlarını belirler, lakin mahremiyeti çiğnenmemiş mekan yok.

 

'Bazı mahallelerinde hendekler kazıldı', 'örgüt militanları çatışma başlattı' denerek bir halkın mahremiyeti hepten talan edilince, müesses nizamın, derin devletin, kirli karanlık ellerin bölgedeki siluetini görmek hiç de zor değil.

 

'Sesimize ses veren yok'

'Kardeşlik dediğiniz, ancak türkülerde kaldı'

'Rutin dışına çıkmayı gelenek haline getiren devlet, çocuk, kadın, sivil demeden can yakıyor, can alıyor'

'Bizi neden görmezden geliyorsunuz' sitemleri karşısında 'bugün yaşananlara bakıp, o gün neredeydim pişmanlığını yaşamamak ve insan olmanın hakkını vermek adına iştirak ettiğim haber nöbetinde Sur'da gördüklerimi anlatmaya kelimelerimin mecali yok.

 

Elleri bağrında, kapı önünde neyi beklediğini bilmeyen annelerin çelimsiz bakışlarını, şehrin sair yerlerinde sizinle göz göze gelmemek için gözünü kaçıran, farklı görevlerdeki üniformalı polislerin ürkek bakışlarına benzetiyorum.

 

Kürtleri mutlak düşman gören, mevzuat dışına çıkmayı maharet sayan, Türk'ün gücünü Kürt'e göstermek için özel olarak oraya gönderilen, yüzlerine sinmiş karanlığı maskeleriyle örten, elleri tetikte meslektaşlarına benzemiyor olsalar da belli ki onların günahlarını çoktan yüklenmişler.

 

Henüz İstanbul'da hava alanındayken bizimle Diyarbakır uçağını bekleyen, yıllardır orada çalışan genç bir polisin, 'hayatımda böyle bir şey görmedim, olanları tasvip etmem mümkün değil, yakınlarıma bile anlatmakta zorlanıyorum' deyişini şaşkın bakışlarla dinliyoruz.

 

'Susmayın, gerçekleri olduğu gibi aktarın buna ihtiyacımız var' diyen ne yerel bir gazeteci, ne çocuğunu kaybetmiş bir Kürt anne, ne de bölgede çatışmanın şiddetinde ömrü törpülenmiş Kürt bir dede, bunu diyen yıllardır Diyarbakır'da görev yapan Türk bir polis.

 

Sur'daki gerçek, 1978'lerin ardına gizlenmiş. 1978'lerde "devleti kurtarma" , ''emniyet, asayiş, savunma planları'' , ''herkesi tek bayrak altında toplama'' çerçevesinde 12 Eylül 1980 darbesine giden taşlar 'Bayrak Planı' adıyla döşenmiş.

 

Bugün Sur'da yürütülen operasyonun adı ne hikmetse Bayrak Operasyonu-12 Operasyona bu isim, 12 Eylül'e atıfta bulunmak için mi; devletin hakim unsurlarının hükümeti avucunda oynattığını sembolize etmek için mi verilmiş, bilemem ama Sur'da darbe gerçekleşmiş, kapısı kurşunlanıp kırılarak girilen her yere bir bayrak bırakma zorunluluğu getirilmiş.

 

Operasyonu yürüten en üst düzey görevliyse, 90'lı yıllarda bölgedeyken onlarca kişinin öldürülmesi, kadınlara cinsel tacizde bulunması iddiasıyla suçlanmış uzun yıllar yargılandıktan sonra beraat etmiş ve hakkında hiç bir suçlama yokmuş gibi tekrar bölgeye gönderilmiş biri.

 

Demirtaş'ın, Kızıltepe'deki basın toplantısında 'Saray devlet içindeki gladyo ile anlaştı, buraya savaşı derinleştirmek için özel olarak seçilen kişiler gönderiliyor' tespitine uygun bir profil.

 

Bölgedeki hakimiyeti, yeniden ele geçirmek isteyen güçlerin, mevzuatı askıya alacak adamlara ihtiyacı var.

 

Devletin içine çöreklenmiş bir yapıya, bölgenin anahtarı teslim edilmiş ve ayrım yapılmaksızın 'vur emri' verilmiş olduğu gerçeği gün gibi ortada duruyor.

 

Devletin zirvesinin, ilçelerdeki en üst düzey yetkililere gerektiğinde mevzuatın bir kenara bırakılabileceği telkini, ''mevzuat dışına çıkacak olanlara siz de göz yumacaksınız'' emridir.

 

Nihayetinde, sokaklarda savaşanlar kaymakamlar değil.

 

Başkanlığa giden yolun, bölgede akacak kanla orantılandığı böylesi bir süreçte, barış isteyen Kürtler, barışın kıyısından dönmüş olmanın hayal kırıklığını yaşarken, örgüte kızıyor olsalar da devletten nefret ediyorlar.

 

Zira onlara göre, örgütü bahane ederek, ilçelerin hatta şehirlerin kuşatma altına alınmış olmasının, devletin düşünce kodlarına yerleşmiş olan tekçi anlayıştan ve Kürt nefretinden öte hiç bir şekilde izah edilecek tarafı yok.

 

Olağanüstü tedbirler alınarak savaş şiddetlendikçe Kürtlerin devlete olan nefretleriyle, HDP'ye olan bağlılıkları doğru oranda ilerliyor.

 

Günden güne siyasallaşıyor, partileri etrafında kenetleniyorlar. Bölgeyi mesken edinmiş, herkesle sıcak temas halinde barış için, iki tarafa da seslenme karşısında, iki taraftan da savaş çağrısı alan Kürt siyasi hareketi mensupları, yaklaşmakta olan iç savaş karşısında çaresizliklerini dile getiriyor, siyaset alanının daraltılması karşısında gelmekte olan felakete her hangi bir çözüm getiremediklerini dillendiriyorlar.

 

ABD ve Avrupa Birliği ülkeleriyle de görüştüklerini ama onların da nihai savaşa razı oldukları izlenimi edindiklerini, ifade ediyorlar.

 

'Barış için her akşam saat 19'da eylem yapın ve barış çığlığınız savaş isteyenleri utandırsın' diyen Demirtaş'ın çığlığına ve çırpınışına eşlik edilmezse, savaş tamtamları ülkenin her yerinde çalacak gibi görünüyor.

 

Ve korkarım ki devletçi reflekslerle gelişmiş beyinlerin, bu çığlığı duyacağı yok.

 

'Operasyon değil katliam istiyoruz' diye İstanbul'un göbeğinde savaş narası atanlar, ezerek, yok ederek çözüme ulaşacağını düşünen, bölgedeki gerçekliği anlamaktan uzak muhteris ve mutlak güç peşinde olan muktedirler, 'savaş nasıl olurmuş baharı bekleyin, görürsünüz' diyen örgüt yöneticileri yani savaşın bileşenleri ve 'artık ne olacaksa olsun' diye sessizlik rızasına gömülmüş yığınlar, barışa olan inancı öldürüyorlar.

 

Haber nöbeti öncesi yaptığım analizlerde iç savaş korkusu taşıdığımı defaatle vurgulamıştım.

 

Haber nöbeti esnasında ve sonrasında korkumun gerçekliğiyle karşı karşıyayım.

 

Kaçınılmaz sona gidilirken, kaostan düzen devşireceğini ve mutlak güce ulaşacağını zannedenlerin ve onlara inanan yığınların, felaketin önce kendilerinin sonunu getireceğini gördükleri gün sadece onlara değil, hepimize 'geçmiş olacak'

YAZARIN DİĞER YAZILARI
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha