• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

İsrail-Türkiye ilişkileri

NADİR ULUS

NADİR ULUS

6 Aralık 2016 Salı 14:36
0 0

NADİR ULUS | HABERDAR

 

İsrail ve Türkiye arasında 28 Haziran 2016 tarihinde imzalanan normalleşme anlaşmasının ardından iki ülke karşılıklı olarak büyükelçilerini belirledi ve İsrail'in Ankara Büyükelçisi olarak atadığı Eitan Naeh 1 Aralık'ta Ankara'da göreve başladı. 

 

Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi olarak atanan Kemal Ökem'in de çok yakın bir süre içinde görevine başlaması bekleniyor.


Böylece Mavi Marmara saldırısından sonra en alt seviyeye çekilen diplomatik ilişkiler tekrar "normale" dönmüş oluyor.

 

Peki Mavi Marmara olayıyla kimi iddialara göre sıcak çatışmanın eşiğinden dönmüş iki ülkenin barişmasi bu kadar kolay mıdır? Gelin bu sorunun cevabını birlikte arayalım.

 

İsrail'i ilk tanıyan müslüman ülkelerden biri olan Türkiye'nin kurulduğu günden bu yana bu ülkeyle ilişkileri bölgedeki krizlerin paralelinde inişler ve çıkışlar yaşamıştır. 


1950 yılında elçi seviyesinde başlayan ilişkiler 1956 Süveyş Kanalı Savaşı sonrasında maslahatgüzar seviyesine çekilmis, buna rağmen 1958 yılında bir uçak arızası süsü verilerek İsrail Başbakanı'nın uçağı Türkiye'ye indirilmiş ve Ben Gurion Menderes ile gizli bir görüşme gerçekleştirmiştir. 


Bu görüşme sonrasında rayına girmeye başlayan ilişkiler 1963 yılında tekrar elçilik seviyesine yükseltilmiştir. 1980 yılında büyükelçilik seviyesine yükseltilen ilişkiler İsrail'in aynı yıl Doğu Kudüs'ü ilhak etmesi ve ebedi başkenti ilan etmesiyle bu sefer ikinci katip düzeyine düşürülmüştür.


Nihayet Ortadoğu Barış Sürecine paralel olarak iki ülke arasındaki  ilişkiler 1991 yılında Büyükelçilik seviyesine cıkarılmıştır. Ta ki Mavi Marmara saldırısına kadar. 

 

Mavi Marmara saldırısı sonrasında ikili ilişkilerde yaşanan gerileme önceki krizlere göre büyük farklılık göstermektedir. Bu saldırıda 10 vatandaşımız uluslararası sularda İsrail askerleri tarafından hukuka aykırı olarak öldürülmüştür.

 

Saldırı sonrası Türkiye tarafından haklı olarak gösterilen tepkiler neticesinde siyasi ilişkiler kesilmiş ve askeri anlaşmalar askıya alınmıştır.

 

Ancak kağıt üzerinde iç kamuoyu ve islam dunyasına karşı İsrail'le ilişkilerin tüm alanlarda kesildiği duyurulsa da bu durum gerçekte farklı cereyan etmiştir. 

 

AKP Hükümeti diplomatik ve askeri ilişkileri "keserken" iki yüzlü bir şekilde ekonomik ilişkiler aynen devam etmiş, hatta ticaret hacmi bugüne kadar sürekli artış göstermiştir. 

 

İsrailin ham petrol ihtiyacının neredeyse tamamı Türkiye üzerinden taşınan Azeri petrolü ile karşılanmış ve AKP hükümeti bu durumu hiçbir zaman gündeme getirmemiştir.

 

Öte yandan, Cumhurbaskanı Erdoğan da Ortadoğu'da yönetimlere karşı başlayan isyanlarda halkın tepkisinden istifade etmek için İsrail'e karşı sürekli sert tonlarda açıklamalar yapmış ve "İslam ülkelerinin hamisi rolü"nün hakkını "başarıyla vermiştir".

 

Hatta bu suretle İsrail'in Gazze'de gerçekleştirdiği operasyonları Hitler'in Yahudilere yaptığı soykırıma benzetmekten kaçınmamıştır. Zira İsrail'e vurmak Erdoğan Hükümeti için hem iç siyasette oy devşirmeye hem de müslüman kamuoylarında prim yapmaya yaramıştır. 

 

Ancak 2010 sonrasında başlayan ve Arap Baharı adı verilen halk isyanları zamanla kışa dönüşmüş ve bu ikiyüzlü politikaların sürdürülmesini imkansiz hale getirmiştir. 

 

Libya'da bir türlu birlik hükümeti kurulamamış, Mısır'da AKP'nin desteklediği Müslüman Kardeşler hükümeti askeri darbeyle yıkılmış ve Suriye'deki Esad rejimi Türkiye'nin tüm çabalarına rağmen 6 yıllık iç savaşta zafere en yakın güç olarak öne çıkmıştır. 

 

Türkiye'nin otoriterleşmesine paralel olarak dış politikada ardı ardına yapılan hatalar ülkemizin Ortadoğu politikalarını içinden çıkılmaz hale getirmiş, hatta Türkiye IŞİD ve El Kaide terörünü desteklemekle suçlanmış ancak Erdoğan Yönetimi bu hezimetleri bugüne kadar bir zafer olarak sunmaya devam edegelmiştir.

 

Maalesef, Türkiye'nin tutarlı bir dış politikasının olduğunu iddia etmek mümkün görünmüyor.

 

Ülkenin dış politikasını temelde Erdogan Yönetimi şekillendiriyor. Ancak ülkenin çıkarına olduğu ileri sürülen fikirler, ülke menfaati için değil bu yönetimin menfaati için şekillendiriliyor.

 

2016 Aralık ayı itibariyle dış politikamız, siyasi ve ekonomik saiklerle Suriyeli göçmen kartının AB'ye karşı kullanılması ve Şangay beşlisinin şantajvari bir şekilde AB ve NATO mekaniznalarına alternatif olarak sunulmasına indirgenmiştir. 

 

Bu noktada Abdullah Gül, beklentileri boşa çıkarmak pahasına "çizgisini korumuş" ve "Türkiye'nin dış politikada biraz içine kapandığını" ifade etmekle yetinmiştir. 


Oysaki Türkiye'nin bölgesel dış politikasının çöktüğü yerli ve yabancı bir çok uzman tarafından uzun zamandır vurgulanıyor.

 

Arap Baharı'na İsrail'in gözünden bakmak Türk Dış Politikasına farklı bir perspektiften yaklasmamıza imkan tanıyacaktır.

 

İsrail'in bölgedeki en güçlü rakibi olan  Suriye rejimi onlarca yıl toparlanamayacak şekilde yıkılmış, Arapların çılgın diktatörü Kaddafi'nin Libyası yok olmuş, Petrol 110 dolardan 50 dolar altına düşerek tüm Arap ekonomilerini büyük zarara uğratmış ve Körfez ülkelerinin maddi gücünü zayıflatmış, Suudi Arabistan ve BAE askeri ve ekonomik güçlerini Yemen'e yoğunlaştırmış, Mısır'daysa İsrail karşıtı MK hükümeti yıkılmıştır. 

 

İç politikadaysa Başbakan Netanyahu, nereyse 11 yıla varan iktidarıyla en uzun başbakanlık yapan liderler arasına girmiş, 120 sandalyeli İsrail meclisi Knesset'teki 61 milletvekili desteğine sahip koalisyonunu genişletmiş ve en önemli muhaliflerinden biri olan Lieberman'ı koalisyonuna ekleyerek muhalefeti iyice güçsüz bırakmıştır. 

 

Parlamentonun önümüzdeki günlerde onaylayacağı iki yıllık bütçe uygulamasıyla ülkenin 2019 yılına kadar siyasi istikrarını muhafaza edeceği düşünülüyor.

 

Nitekim Economist dergisinde 3 Aralık 2016 tarihinde yayınlanan ve Netanyahu'nun iktidarının en kudretli dönemini yaşadığını belirten yazı da İsrail'in bügünkü durumuna ışık tutuyor.

 

İsrail ekonomik ve uluslararası diplomatik ilişkiler alanlarında büyük hamleler gerçekleştiriyor. 

 

Kişi başına gelirin 30 bin dolar civarında olduğu İsrail'in ekonomisi yüzde 3'ün üzerindeki büyüme yakalamıştır. Çin, Rusya, Hindistan, Uzak Doğu ve Afrika ülkeleriyle ilişkileri gelişerek devam etmektedir. 

 

Netanyahu son 13 ayda Putin'le 4 kez görüşmüş, İsrail, Yunanistan ve GKRY arasında üçlü zirveler yapılmıştır. 8 Aralıkta bu üçlü zirvelerin yenisi gerçekleştirilecektir. 

 

IŞİD'e karşı ittifak çerçevesinde birçok Arap ülkesiyle yakın ilişki tesis edilmiştir.

 

Öte yandan İsrail'in 2009 yılında Akdenizde keşfettiği doğalgaz kaynakları hem ülkeyi enerjide dışa bagımlılıktan kurtarmış hem de ülkeye ihtiyaç fazlası enerji kaynaklarının ihracı üzerinden bölgesel enerji jeopolitiğinde  etkili bir oyuncu olmanın yolunu açmıştır. 

 

Sadece İsrail değil Türkiye'yi de etkileyen tüm bu gelişmeler bütüncül bir şekilde ele alındığında 28 Haziran'da "ilişkileri normalleştirmek" amacıyla imzalanan anlaşmanın kime yaradığı net bir şekilde anlaşılabilecektir.


Bu anlaşmayla İsrail, dünya ülkeleri ve rakipleriyle kurduğu ilişki ağındaki son pürüzleri çözmeyi hedefliyor.


Sıfır sorun politikasi çöken ve sadece bölge değil dünya arenasında da "değerli yalnızlığa" bürünen Türkiye ise stratejik olarak problem yaşadığı ülkelerle dahi (Rusya, İsrail) bir şekilde ciddi tavizler vererek ilişki kurup bu izolasyon çemberini kırmaya çalışıyor.


Bu durum İsraille yapılan anlaşmada da açık bir şekilde görülüyor.

 

Sözkonusu anlaşma kapsamında Mavi Marmara davasının savcısı Israilli generallere açılmış davanın düşmesini istiyor. Bu durum sözkonusu anlaşmanın Türk anayasasına aykırı olduğu manasına geliyor. (Aynı zamanda yargının yürütmeden talimat aldığının açık bir örneğidir.)


Gazze'ye yönelik İsrail ablukasında ise en hafif bir gerileme dahi olmamıştır.

 

Anlaşma metninin iki nüsha olarak Ankara ve Kudüs'te imzalanması da Türkiye'nin ilişkileri normalleştirme konusunda ne kadar da çaresiz bir konumda olduğunu açıkca gösteriyor.

 

Peki imzalanan bu anlaşmayla birlikte ilişkiler gerçekten normalleşir mi?


Yani 1990'lı yıllarda Refahyol hükümetleri döneminde zirveye ulaşan askeri ve siyasi işbirliği tekrar yaşanabilir  mi?


Ya da Türkiye Israil-Filistin ihtilafında belirleyici rol almaya çalışmak için arabuluculuk yapabilecek ya da Peres gibi İsrail Cumhurbaşkanı TBMM'de konuşma yapabilir mi? 

 

Bu soruların cevabının öngörülebilir bir süre içinde "hayır" olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumun nedenleri yukarıda belirtilen hususlarda açıklanmaktadır. İsrail'in bölgesel güvenlik, ekonomik ve siyasi projeksiyonlarında Türkiye'nin önemi Arap Baharı öncesine göre büyük oranda azalmıştır. Erdogan Yönetiminin takip ettiği politikalar hem ikili hem de uluslararası alanda bu önemi büyük oranda erozyona ugratmıştır.

 

Türkiye'nin önemi azaldıysa İsrail neden normalleşme anlaşmasını imzaladı?


Öncelikle yukarıda izah edildiği üzre bu anlaşma temelde Türkiye'nin değil İsrail'in lehinedir. İkincisi mevcut pozisyonundan geri adım atmadan ilişkilerin seviyesinin yükseltilmesinin İsrail'e  kaybettireceği hiçbir sey bulunmamaktadır. Üstüne üstlük, siyasi yakınlaşma Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon kaynaklarının Türkiye'ye ve ötesine ulaştırılmasına imkan sağlayacak projelere kapı aralayacaktır.  Bu anlaşma ve varılan uzlaşmayla ayrıca, Mavi Marmara saldırısıyla suçlanan askerler Türkiye veya baska bir ülkede yargılanmaktan kurtarılmış ve bu konunun uluslararası arenada İsrail aleyhinde bir platformda kullanılmasının önüne geçilmiştir. 

 

Son olarak İsrail bu süreçte Türkiye'nin NATO-İsrail ortaklığına karşı koyduğu vetoyu da ustalıkla etkisiz hale getirmesini bilmiştir.

 

İlişkilerin eski seviyesine gelemeyecek olmasının tek nedeninin  ilişkilerdeki asimetri olmadığı elbette ortadadır. İsrailli siyasiler ve askerler AKP ideolojisini ve özellikle Erdoğan'ı gayet iyi tanıyor.

 

İsrailliler Türkiye'deki siyasal islamcılara kesinlikle güvenmiyor. Artık ne 1990lı yıllardaki gibi siyaseti yönlendirebilecek kudrette laik askerler kontrolünde bir ordu ne de iktidarının ilk yıllarındaki gibi "ılımlı" bir politika izleyen bir AKP bulunuyor.


Akp'nin iç siyasette her köşeye sıkıştığında tekrar "antisemitic" bir söylem kullanabileceği, olası yeni bir Gazze savaşını iç ve dış kamuoylarında etkiye tahvil etmek amacıyla kullanarak İsraille ilişkileri tekrar "koparabileceği" açık bir şekilde dillendiriliyor.

 

Bu nedenledir ki, İsrail Genelkurmay Baskan Yardımcısı Yair Golan 2016 Martında yaptığı açıklamada Erdoğan iktidarda olduğu sürece İsrail'in sorunlarla karşılaşacağını açıkça ifade etmiş ve Türkiye'yi (bölgede) sorunlu bir faktör olarak nitelemiştir. 

 

Yair Golan açıklamasında devamla "İsrail Türkiye'yle bilinçli olarak husumet çıkarmamalıdır. Türkiye (bölgede) güçlü ve büyük bir ülkedir. İsrail husumet yerine, Türkiye'yle gerginliği azaltmalıdır" ifadesini kullanmıştır.

 

Bu açıklama, "kapasitesinin farkında  olan bir ülke nasıl realist bir dış politika izler" sorusunun cevabını bünyesinde barındırmaktadır.

 

Türkiye aleyhindeki çıkışlarıyla bilinen Savunma Bakanı Avigdor Lieberman'in geçtiğimiz hafta Avrupalı liderlerle yaptığı görüşmelerde, “Erdoğan’la nasıl başa çıkılacağını Putin’den öğrenmelisiniz. Almanya dahil kilit önemdeki AB ülkeleri Erdoğan'a ve Türk hükümetine karşı, Rus uçağının düşürülmesinin ardından Putin'in davrandığı gibi davranmalı. Putin’in baskıyı artırdığını ve Erdoğan’ın özür dilemeyi kabul ettiğini not etmemeliler.” diyen Lieberman'ın bu ifadeleri hakkında ofisi açıklama yapmayı reddetmiştir. 


İsrail Ordu İstihbaratı Başkanı Tümgeneral Herzl Halevi de geçtiğimiz pazar günü basına kapalı bir toplantıda yaptığı açıklamada, Türkiye’nin ‘kötümser’ bir yolda gittiğini belirttigi ve "Önümüzdeki beş ya da on yılda Türkiye'de Atatürk'ün mirasının bir önemi kalmayacak. Türkiye'de dini bir radikalleşme süreci gözlemliyoruz" dediği iddia ediliyor.

 

İşin ilginci konuya ilişkin İsrailli yetkililer tarafından yalanlama yapılmazken Türkiye'den bu konuda karşı bir  açıklama yapılmamıştır. İsrailli yetkililer arasında Erdoğan Türkiye'sinin sorunlarına değinen başka örnekler de bulmak mümkün.

 

Tüm bu bilgiler alt alta konulduğunda tarihinin en sagcı hükümetinin iş başında olduğu İsrail'in giderek Islamcılık ve diktatörlük dozunu artıran, hukukun üstünlüğünü hiçe sayan ve yayılmacı politikalar izleyen bir Türk hükümetiyle iyi geçinmesini beklemek ve eskiden sahip olduğu stratejik ilişki seviyesinin yeniden tesis edeceğini düşünmek ancak eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Davutoğlu'nun naif hayalciliğiyle mümkün görünmektedir.


Erdoğan, Davutoğlu'nu siyaseten tarihin çöplüğüne çoktan gömmüş olabilir, ancak anlaşılan Davutoğlu'nun naif jeopolitik fikirleri hala Cumhurbaskanlığının Başbakanlığın ve Dışişlerinin "stratejik derinliklerinde" dolaşmaya devam ediyor. 

 

Son sözüm de Davutoğlu'na; Mutlu olun Sayın Davutoğlu, siz Konya'da ya da başka bir beldemizde siyasi emekliliğinizin "tadını çıkarsanız" da dış ilişkilerimizi şekillendiren "derin stratejileriniz" hala iktidarda.

 

NADİR ULUS | HABERDAR

YAZARIN DİĞER YAZILARI
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha