Milliyet gazetesi köşe yazarı Taha Akyol bugünkü yazısında matbaanın ülkemize geliş sebebinin neden geciktiğine değiniyor...
Diyanet
İşleri Başkanı Muhterem Ali Bardakoğlu “akşam yarım saat TV’yi kapatıp
Kuran okuyun” dedi. Tartışma başladı. Televizyona aşırı ‘bağımlı’
olduğumuz ve ‘okuyucu’ haline gelemeden ‘seyirci’ oluverdiğimiz bir
gerçek.
Prof. Bardakoğlu kategorik olarak TV’ye karşı çıkmıyor, kapatın
demiyor. Müminlere sadece yarım saatlerini Kuran okumaya ayırmalarını
tavsiye ediyor, o kadar.
Bunu her dinin rehberi söyleyebilir; hakkıdır, özgürlüğüdür.
İsteyen uyar, isteyen uymaz, bu da herkesin özgürlüğü.
Fakat iş büyüdü, “Diyanet karar veremez” diye kükreyenler oldu; ama zaten Diyanet de başka bir makam da karar veremez. Sadece bireyler karar verir.
Tanınmış bir yapımcı, eleştiriden öteye, Bardakoğlu’nun bu
“yarım saat” tavsiyesini geçmişte matbaaya karşı çıkılmasına bile
benzetti!(Haber Türk, 7 Şubat)
Matbaa neden gecikti?
Bizde matbaanın 250 yıl gecikmesi çok önemli bir meseledir. ‘Okuyucu’ olamadan kolayca ‘seyirci’ oluvermemizin sebeplerinden biri budur.
Matbaayı ulemanın engellediği yolundaki eski şehir efsanesini hâlâ ‘izlemeye’ devam etmemizin sebebi de yeterince ‘okuyucu’ olamamaktır.
Tarih araştırmalarının ve yayınlarının çok yetersiz olduğu dönemlerde böyle düşünülebilirdi... Atatürk de 1924’te Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışında bu görüşü ifade etmişti. Demek ki o nesilde bu görüş yaygındı...
Buna ilk ‘ilerici’ itiraz Niyazi Berkes’ten geldi. Sol-Kemalizm’in büyük düşünürlerinden Prof. Berkes “Türkiye’de Çağdaşlaşma” adlı önemli eserinde matbaayı şeriatın ve ulemanın değil, ekonomik yapının ve lonca sisteminin engellediğini ortaya koydu. Hatta matbaa ulema desteğiyle kurulmuştu.
Günümüzde hemen bütün tarihçiler bu görüştedir; matbaanın önündeki engel ekonomik yapının bir ürünü olan lonca ve ruhsat sistemiydi.
Avrupa’da matbaanın mucidi
Gutenberg serbest piyasada çalışan bir döküm ustasıydı. Tarihçi
Braudel, Gutenberg’in, Avrupa’da artık loncaların çözüldüğü ve
piyasanın geliştiği 15. yüzyılda ortaya çıktığına dikkat çeker.
Matbaayı asıl icat eden, gelişen ticaretti!
Patrona İsyanı?
Bizde matbaa ve İbrahim Müteferrika hakkında derli toplu bir eser, Tarih Vakfı’nın yayımladığı “Müteferrika ve Osmanlı Matbaası” adlı kitaptır.
Lale Devri’nde matbaanın ulema desteğiyle kurulduğunu orada da görüyoruz. El yazısıyla kitap yazmakla geçinen “sınırsız sayıda yazıcı”ların loncası en önemli engeldir.
O dönemde mesela elyazması “Van Kulu Lügati” 350 kuruşa satılıyordu; Müteferrika Matbaası bunu 25 kuruşa mal etmişti, 35 kuruşa satıyordu!
‘Sosyal sorun’u bu iki fiyatta görmek mümkün.
Diğer
bir şehir efsanesi, Eylül 1730’da patlak veren ‘gerici’ Patrona Halil
İsyanı’nın matbaayı tahrip ettiğidir. Bahsettiğim eserde de görüyoruz
ki, matbaa, Müteferrika’nın vefatına kadar çalışmaya devam etmiş,
sadece isyanın yarattığı kargaşa yüzünden 1731 yılında kitap basamamış,
1732 yılının ocak ayından başlayarak kitap yayınını sürdürmüştür.
Patrona İsyanı, Lale Devri’nin lüksüne karşı tahripkâr bir ‘ayak takımı’ patlamasıydı.
250 yıllık korkunç gecikmemizi bugün telafi etmenin yolu, daha çok ‘okumak’tır ve ‘seyretme’ alanında, TV’lerde ‘bilgi’yi eğlence zarfının içine koyarak kitlelere ulaştırmaktır.
Güngör MengiÖzür dileme özürlüsü!
Gültekin AvcıRuşen Çakır kimin projesi?
Nagehan AlçıAmaç Ecevit'i iyileştirmek miydi
İsmail KüçükkayaBurhan Doğançay çağırıyor
Ahmet KekeçEn asil duygunun solcusu
Beril DedeoğluYeni Fransa ile yeniden Almanya
Sedat LaçinerŞiddeti meşrulaştırma yarışı
Kadri GürselPredator’un ‘Gör’ dediği
Fikret BilaErdoğan, Kazaklardan 5 çocuk istedi
Derya SazakSenato
Ruşen ÇakırKitap Diyarbakır’a yakışıyor
Yorumlar
Yorum Yaz