• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Ayşe Hür: Yaşadığımız şey fırtına öncesi sessizlik

Ayşe Hür: Yaşadığımız şey fırtına öncesi sessizlik
0 0

Tarihçi yazar Ayşe Hür gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

2 Şubat 2016 Salı 14:28

Tarihçi yazar Ayşe Hür, Haberdar'dan Mehmet Aydoğmuş'a konuştu. Dikkat çeken yorumlarda bulunan Hür, 'Yaşadığımız şey, fırtına öncesi sessizlik. Bir patlama olacak.' dedi.

 

İşte Ayşe Hür ile yaptığımız o röportaj:

 

-Son yazınızda Jitem’i yazdınız. Bu aralar da gündem de şu var: 90’lara dönüyoruz. Her gün birileri ölüyor. Asker- sivil fark etmeden nasıl öldüğü belli olmadan birileri ölüyor. Ben aslında biraz bunu açmak istiyorum. Şu an da bölgede Jitem’in tekrardan aktif olduğunu düşünüyor musunuz?

 

Bölgede demeyelim. Genel olarak JİTEM’in tasfiye edilmediğini düşünüyorum. Adı JİTEM değildir de başka bir şeydir. Özel Harp Dairesi’dir, Kontrgerilladır, Gladio’dur. Ama iç güvenlik adı altında, devletin kendi halkına karşı operasyonlarını yürüten bir yeraltı örgütünün var olduğunu düşünüyorum. Bu sağ, sol veya İslamcı örgütlere sızarak onları gerektiği zamanlar yönlendirir, bazı eylemlere sokar. 

 

-AKP trollerinin KCK’nın yüzde 25’i MİT’tir şeklinde açıklamaları oldu... 

 

Evet. Hatırlarsanız Hakan Fidan’ı 7 Şubat 2012’de sorguya davet etmelerinin nedeni KCK’nın içine MİT’in sızdığı ve MİT elemanlarının KCK’yı eylemlere zorladığı iddialarıydı. Savcıya göre o günlerde patlayan bazı bombalar MİT elemanları tarafından patlatılmıştı. Hatta daha sonra dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin açıkladı ki, bir otobüse molotof atılarak Serap adlı bir genç kızımızın ölümüne sepep olan olayın arkasında MİT elemanları vardı.

 

Hükümet, 'Cemaat bize kumpas kurdu' diye ortalığı velveleye verdi ve bu iddialar soruşturulamadı. Ama iddialar son derece akla uygundu. Çünkü devlet tanım icabı elindeki araçların öldürücülüğü açısından en büyük şiddet kullanıcısıdır. Hukukun egemen olduğu ülkelerde devletin bu gücü sınırlanır, kontrol altına alınır ama bizim gibi ülkelerde hukuk, egemenin elinde, devletin şiddetini meşrulaştırmakta, onu gözden kaçırmak, onu haklı çıkarmak kullanılan bir araçtan öte gitmez. 
 

'BU ÜLKEDE ŞİDDETİN ESAS FAİLİ DEVLET VE ONUN JİTEM GİBİ UZANTILARIDIR'
 

Bizim tarihsel pratiğimiz devletin sık sık hukuk dışına çıktığının örnekleriyle doludur. Dolayısıyla, bu ülkede şiddetin esas faili devlettir, devletin JİTEM gibi uzantılarıdır. Ama bu demek değil ki, hoşumuza gitmeyen her olay derin devletin işidir. Bugün başta PKK olmak üzere pek çok örgüt, siyasal mücadele yolu olarak şiddeti, terörü benimseyebiliyor.

 

Ben bir pasifist olarak, siyasi hedeflere gitmek için şiddet yönteminin kullanılmasına kesin olarak karşıyım. Kullananların mantığını, argümanlarını biliyorum, onların hangi mantık silsilesi içinde bu eylemlerini meşru gördüklerini biliyorum. Bunun tarihsel açıdan bir anlamı olabilir ama benim ilkelerime göre hedefe giden yolda şiddet mübah değildir. Bu yüzden de, öncelikle kendi içinden çıktığım kesimlere bunu anlatmaya çalışıyorum. 

 

Benim şöyle bir prensibim var: Basitleştirerek söylersem herkes kendi evinin önünü, mahallesini, şehrini temizlerse, eleştirilerini esas kendine yöneltirse daha etkili olur. Yoksa elbette devlete sürekli eleştiri yöneltmekle yükümlüyüz. Evimize yönelik eleştiri, zaten bunu ertelememizi gerektiren bir şey değil. Bu açıdan, Suruç katilamı için devleti eleştirdiğim gibi, Ceylanpınar cinayeti için de (cinayet diyorum çünkü evinde uyuyan polislerin böyle öldürülmesinin adı başka şey olamaz. Hatta derin devlet usulü bir cinayetti) HPG’yi eleştirdim. Önce yerel bazı gruplar üstlendi biliyorsunuz, PKK ve HDP yöneticileri sessiz kaldılar bir süre, sonra PKK reddetti ama olan olmuştu. Benim gibi pek çok kişide, olayın PKK-HPG’nin iyi olduğu kanısı yerleşti. Nitekim olayların arkası geldi.

 

O tarihte beri mayınlama, bombalama, tarama eylemleriyle bir çok asker, polis, sivil vatandaş öldü. Elbette devlet daha önceden başladığı şiddet kullanımı daha bir pervasızlıkla yapmaya başladı bu saldırıları bahane ederek. Ve bir şiddet sarmalına girdik. Gerçi her konuştuğumda PKK çevrelerinden müthiş bir azar işitiyorum ama, bu konudaki tavrımı değiştirmeye henüz bir neden görmüyorum. 

 

-PKK bir silahlı terör örgütüydü ya da silahlı mücadele yapıyorlardı. Ancak daha sonraları, bunun kısmen de olsa demokratik bir alana evrildiği ve HDP sayesinde ciddi kazanımlar elde edildiği düşünüldü. "Artık mücadeleye mecliste devam edilir, insanlar ölmez" denildi.  Elde edilmiş bunca kazanımı kaybetmeyi kimse istemez. Şimdi ise neden böyle oldu?
 

PKK veya HDP örgütlenmesine yakın biri değilim bu yüzden birinci elden izlenimler aktaramayacağım size ama uzaktan gözlediğim kadarıyla, HDP, Kandil/PKK ve Öcalan arasında hedef konusunda değilse bile, hedefe giden yol konusunda bazı görüş ayrılıkları oluştu. 

 

Hedef konusunda da yanılabilirim elbette ama, Kürt siyasal hareketinin nihai olarak bağımsız devlet kurmaktan vazgeçtiklerini hiç düşünmedim. Türkiyelileşmek, demokratik Cumhuriyet gibi temalar elbette bağımsızlık talebiyle çelişiyor ama Türkiye’deki hakim zihniyetin, müesses nizamın Kürtlerin Türkiye’ye entegre olmasına yardımcı olmayacaklarına dair derin bir bilgiyle donatıldıklarını düşünüyorum ki son olaylar onları haklı çıkardı. 
 

Bir idealler vardır, bir elde edilebilecekler. Hani bir motto vardır ya “imkansızı iste ama mümkün olanla yetin” diye, onun gibi. Haklı olarak sorabilirsiniz, PKK gibi Marksist-Stalinist diye tanımlanan bir örgütün devletini kurmak gibi milliyetçi bir hedefi olabilir mi? Bence olabilir çünkü o kadrolara göre, her devlet ulus-devletin hastalıklarıyla malül olmak zorunda değildir. Onlar, mevcut ulus-devlet sistematiğinin sorunlu yanlarını bizzat deneyimledikleri için onları dışarıda bırakan bir model geliştirebilecekleri iddiasını taşıyor olabilirler. Komüncü, sosyalist, çevreci, çok kültürlü bir harman yapabiliriz diye düşünüyor olmalılar. Öte yandan sosyalist ideolojinin milliyetler meselesinde iyi bir sınav vermediğini de tarihsel deneyimde biliyoruz.
 

Deniz Ülke Arıboğan'ın geçenlerde ilginç bir açıklaması oldu. Arıboğan, 'Darbe olabilir' dedi...
 

Bilmiyorum bu öngörüsünü neye dayandırdığını. Ama ben artık darbeler çağının kapandığını düşünüyorum. Özellikle Türkiye gibi Batı ile siyasi ve ekonomik entegrasyonu güçlü bir ülkede. 

 

'GÖNLÜMDEN GEÇEN, BAŞINDAN BERİ CHP-HDP KOALİSYONUYDU'

 

CHP- HDP yanaşması bir umut olabilir miydi?

 

Benim gönlümden geçen başından beri CHP-HDP koalisyonu idi. Oyları yetmeyeceği için MHP’nin dışarıdan desteklemesini önermiştim. Ama bunun ilk adımı bile atılmadı. Demek ki benim sağduyumla siyasilerinki uymuyor. CHP, Kürt Meselesi konusundaki tavrını ve söylemlerini çok yumuşattı ama HDP ile seçim koalisyonuna gitmeyeceğini kesin olarak açıkladı. Zaten bu, Türkiye sosyolojisine çok uygun bir seçenek değildi. Türkiye’de seçmenin yüzde 70’i sağ değerlere bağlı. Buna kısaca sağ-muhafazakar seçmen diyebiliriz.

 

Seçmenin sola kayacağına dair en ufak emare yok. Yani Ecevit’in DSP’sinin yüzde 40 oy alması gibi mutlu son beklemiyor CHP’yi. Dolayısıyla çözüm yine AKP’nin içinden doğaca. Ya AKP parti olarak Erdoğan sultasından kurtulacak ya da içinden merkez sağ yeni bir parti doğacak. Bunu söyleyince bazı AKP’liler “Erdoğan düşmanlığı gözünüzü kör etmiş, AKP’ye sırf bu nedenle karşısınız” gibi otomatiğe bağlanmış bir tepki veriyorlar ama, liberter bir perspektiften baktığımda Erdoğan’ın çizdiği siyasi portrenin antipati toplamaması imkansız bence. 

 

Artık toplumda bir gerilme durumu var
 

Evet işin bir de ekonomik yanı var. Büyüme durdu. Yatırımlar durdu. Yabancı sermaye akışı durdu. Dünya krizinin yanısıra ülkedeki krizle de boğuşuyoruz ama siyasi kriz o kadar önde ki kimse ekonomik krizi farketmiyor. Medya da bu örtbas etmede iktidara yardım ediyor. Yoksa doların 3 bin liranın üstüne çıktığı bir Türkiye’de ortamın bu kadar sakin olması olağan değil. Sanki fırtınadan önceki bir sessizlik. Bir patlama olacak ama patladıktan sonra yeni senaryonun ne olacağını bilemiyoruz. 

 

KAYNAK: HABERDAR

0 0
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha