• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Şahin Alpay: Kendi eliyle getirdiği, Davutoğlu’nun başbakanlığına bile katlanamadı

 Şahin Alpay: Kendi eliyle getirdiği, Davutoğlu’nun başbakanlığına bile katlanamadı
0 0

Yarına Bakış yazarı Şahin Alpay, Davutoğlu'nun istifasını değerlendirdi.

9 Mayıs 2016 Pazartesi 08:00

BİLGEHAN UÇAK / HABERDAR (ÖZEL) - Kısa bir süre öncesine kadar, son 14 yıldır çalıştığı Bahçeşehir Üniversitesi’nde siyasetbilimi dersleri veren, Mehtap TV’deki “Akıl Defteri” programının yorumcuları arasında yer alan, Zaman’da haftada üç gün köşe yazan Şahin Alpay şimdilerde sadece Perşembe günleri Yarına Bakış’ta yazıyor. Şahin Alpay ile AKP’de yaşananlardan Kürt Sorunu’na kadar güncel siyasi gelişmeleri konuştuk.

 

En güncel olaylarla başlayalım. Ahmet Davutoğlu AKP genel başkanlığından ve başbakanlıktan ayrılıyor. AKP 22 Mayıs’ta yeni başkan ve başbakan için kongre topluyor. Ne düşünüyorsunuz?

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dizginlerin mutlak olarak kendi elinde olmasını istiyor. Aksi takdirde partinin kontrolünü bir şekilde kaybedebileceğinden ve bunun da iktidarının sonunu getirebileceğinden çekiniyor. Kendi eliyle getirdiği, “milim ayrılığım yoktur” diyen Davutoğlu’nun başbakanlığına bile katlanamadı. Şimdi, Türk usulü başkanlık sistemini getirecek yeni anayasa kabul edilene kadar başkanlığı fiilen uygulamaya koymak peşinde. Bunun için de başbakanlığı tümüyle anlamsız, etkisiz bir makam haline getirecek.

 

Özal-Akbulut örneği var mı sizce aklında?

 

Aklında o örnekler olmasa bile, söylediklerinin milim dışına çıkmayacak birini başbakan yapmak istediği ortada. Biliyorsun ki Cumhurbaşkanı’nın durumu biraz netameli. 7 Haziran 2015’te seçimi kaybetmiş, büyük bir yolsuzluk soruşturması bakanlarına, hatta yakınlarına kadar uzanmış, bir gün yargılanacağı iddialarıyla  sürekli karşı karşıya olan bir Cumhurbaşkanı. Tabii, dünyada yolsuzluk sebebiyle yargılanan çok sayıda siyasetçi ve devlet adamı örnekleri olduğunu unutmayalım. Cumhurbaşkanı zaten bütün gücü elinde toplamak isteyen bir kişiliğe sahip. 2011 seçimlerinden itibaren bu niyetini açıkça ifade etmekten de çekinmiyor. 

 

Ne diyordu?

 

“Kuvvetler ayrılığı ayağıma dolanıyor, istediklerimi yapmamı engelliyor” demeye başlamıştı. Bütün yetkinin kendisinde toplanmasını istediği besbelli. Bunun için “ille de Türk usulü başkanlık” diyor. Bütün yetkileri elinde toplamasının yegane yolu bu. Bunun için “ikibaşlılık olmaz” diyor. Anladığım kadarıyla, Erdoğan’ın bazı konularda kendisinden birazcık olsun farklı konuşmaya başlayan Davutoğlu’ndan şikâyeti büyüdükçe büyüdü. Belki son zamanlarda yapılmakta olan bir yorumu da hatırlamak lazım. Nedir o? “Batılılar, Erdoğan’a karşı Davutoğlu’ndan daha umutlular, onu ehvenişer görüyor ve Erdoğan’ı giderek Saray’ında etkisiz hale getirebileceğini umuyorlar.” Bu husus da Erdoğan’ın Davutoğlu’ndan kurtulma kararı vermesine yol açmış olabilir.

 

Davutoğlu sürekli olarak “paralel yapı” ile mücadelede kararlılığından söz ediyordu. “Paralel kumpas” iddiaları iyice zıvanadan çıktı, alkollü sürücüler bile polis çevirmesinde paralelden yakınıyorlar… Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Evet, “paralel yapı, paralel kumpas” iddiaları tam olarak zıvanadan çıktı. Savcılar kamu görevlileri, gazeteciler ve diğer yurttaşlar hakkında “Fethullahçı Terör Örgütü / Paralel Devlet Yapılanması” suçlamasını içeren iddianameler düzenliyorlar. İnsanlar bu iddiayla gözaltına alınıyor, tutuklanıyor... Bu iddialar herhangi bir mahkeme kararına dayanmıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan,  böyle bir terör örgütüne dair belgelerin varlığından söz ediyor, ama bugüne kadar  sözü geçen belgeleri de görmedik. Ortada sadece hiç bir inandırıcılığı olmayan iddialar var.  Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk, bu iddiaların bir “safsata”dan ibaret olduğunu söyleyerek daha ilk günden doğru teşhisi koydu. Ben de aynen onun gibi düşünüyorum.

 

Ergenekon ve Balyoz davalarına gelirsek…

 

Ben bu davaların “Fethullahçı” polisler, yargıç ve savcılar tarafından “milli orduya kumpas” amacıyla uydurulduğu iddiasında hiç bir inandırıcılık görmüyorum. Bu iddia söz konusu davaların sanıklarının kendilerini savunma aracıydı. O günlerde Başbakan Erdoğan, “ben bu davaların savcısıyım” diyordu. O davaların Erdoğan’ın siyasi desteği dışında sürdürülmüş olabileceğine hiç ihtimal vermiyorum. Benim kanaatim Erdoğan ve AKP iktidarının, 17-25 Aralık Cumhuriyet tarihinin en ağır yolsuzluk iddialarıyla karşılaşınca, Balyoz ve Ergenekon sanıklarının ortaya attıkları “paralel kumpas” safsatasına sarılmış olduğu. Herhalde böylelikle Balyoz ve Ergenekon davalarının “kumpas” olduğunu iddia edenlerle ittifak kurduklarına inanıyorlar.

 

“Paralel safsatası” mı yoksa “paralel paranoyası” mı desek…

 

“Paranoya” olarak görmüyorum. Aksiyon dergisi “Paralel Paranoyası” başlıklı bir dosya hazırlamış, ben de eleştirmiştim. Paranoya nedir? Bir ruh hastalığı. İnsanlar kendilerine düşmanlar vehmettikleri bir hastalığa yakalanabilir. Ancak, ben ne Erdoğan’ın ne de AKP’lilerin böyle bir hastalığa yakalanmış olduğunu düşünüyorum. “Paralel yapı” iddiası, gerçek olmadığı bilinerek, isteyerek Hizmet hareketine ve muhaliflere karşı McCarthycilik yapmak, cadı avı düzenlemek amacıyla kullanılıyor. Onun için “safsata.” Çok kullanışlı olan “paralel yapı. kumpas” iddialarını Balyozcuların, Ergenekoncuların ağzından alıp tedavüle soktular. Onlarla kurdukları ittifakın delillerini de her yerde görebiliyoruz. 

 

Ergenekon ve Balyoz ile ilgili olarak sorayım. Bu davalarla ilgili olarak, 2007’den bugüne düşüncelerinizde bir farklılaşma oldu mu?

 

Balyoz ve Ergenekon darbe girişimlerinin hiç olmadığını, “Fethullahçı” oldukları iddia edilen savcı ve yargıçlar tarafından uydurulduğunu hiç düşünmedim.Türkiye’de siyasetin nasıl işlediğini bilen ve o günleri yaşamış insanlar olarak AKP’nin iktidara gelmesinden “derin devlet” de diyebileceğimiz bazı odakların rahatsız olduğunu, bunun için de “birşeyler” yapmaya çalıştıklarını biliyoruz. İpuçlarını da en iyi Özden Örnek ve Mustafa Balbay’ın günlüklerinde bulabiliriz. Askeri vesayet kurumları, bunlara partiyi kapatma davası açanları da katabiliriz, AKP iktidarından dehşetli rahatsızdı.

 

O günlerde halkın desteği büyük bir meşruiyet kazandırmıştı AKP’ye…

 

Evet. Kamuoyunun büyük bölümü seçilmiş hükümetin arkasında durduğu için ne askeri, ne de yargısal darbe girişimleri başarılı oldu... Ancak Balyoz ve Ergenekon davalarıyla ilgili olarak ilk günlerinden itibaren şunu yazdım ve söyledim: “Bir, bu davalarda çok sayıda insan tutuklandı ve tutukluluk cezaya dönüştürüldü... İki, savunma haklarına gereken saygı gösterilmedi.” Maalesef bu davaların yürütülmesinde hukuk devleti kurallarına gereğince riayet edilmedi. Bu davalarla ilgili fazla yazı yazmadığım da bir gerçek.

 

Neden?

 

Üniversitede tam zamanlı çalışıyordum ve davaların yürütülmesine yakından bakabilecek ne vaktim, ne de yeterli hukuk bilgim vardı. Ben hukukçu değil siyaset bilimciyim. Ama şu örneği veriyordum…

 

Hangi örneği?

 

Yunanistan’da Albaylar Cuntası devrildiğinde sadece otuz asker tutuklandı ve yargılanıp mahkum oldu. Sadece otuz kişi! Yedi sene boyunca devleti yöneten bir cuntanın ardından sadece otuz kişi hüküm giydi... Öte yandan, Ergenekon davasının açılmasından sonra özellikle azınlıklara karşı işlenen cinayetlerin bıçak gibi kesildiği de bir gerçek… Rahip Santoro, Hrant Dink, Malatya’daki Zirve Yayınevi cinayetlerini kastediyorum. Dolayısıyla ben o davaların yürütülme şeklini eleştirdim, özünü değil. 

 

Geçenlerde, Yargıtay’ın Ergenekon ile ilgili kararında belirttiği hususları okudum. Keşke orada belirtilen hukuk ilkelerini “Fethullahçı terör örgütü” iddiasına dayalı davalara da uygulasalar. Yaşananlar herkese önemli bir ders aldırdı, o da şu: Hukuk devleti hepimize lazım. Balyoz ve Ergenekon davalarında işlenen hukuk ihlallerini eleştirenler, “Fethullahçı Terör Örgütü” safsatasına dayandırılan davalarda yapılan hukuk ihlallerine hiç ses çıkarmıyorlar. Basın özgürlüğünü savunduklarını iddia edenler Hidayet Karaca’nın, Mehmet Baransu’nun, Gültekin Avcı’nın maruz kaldıkları haksızlıklara kayıtsız kalıyorlar.

 

Bu bağlamda şuna da dikkat çekmek isterim. Hizmet Hareketi’ne karşı başlatılan cadı avı, Türkiye’de laikliğin ne kadar gerçeklikten uzak olduğunun, dinsel grupların nasıl bir ayrımcılığa uğrayabildiklerinin başka bir göstergesi. Hukuk devletinin suçun şahsiliği ilkesi tümüyle bir yana bırakılarak bir inanç grubu topluca suçlu ilan ediliyor.  Eskiden şu veya bu operasyonun, davanın arkasında “Alevi savcılar, Alevi hakimler var” iddiasıyla karşılaşılırdı... Belirli bir inanç grubuna karşı ayrımcılığın, nefret söyleminin bir yansımasıydı bu. Bugün benzer toplu suçlamalar Diyanet’ten farklı bir İslam anlayışını benimseyen bir sivil toplum hareketini karalamak için kullanılıyor.

 

Bir de “devlete sızma” iddiası var…

 

Dışişleri’ne sızdılar, Yargı’ya sızdılar, Emniyet’e sızdılar… Tabii bu da bu ülkede laikliğin ne kadar sözde olduğunu ortaya koyan bir başka örnek. Farklı dini inanç gruplarına mensup kimseler, görevin kurallarına uydukları, amirleri dışında kimseden talimat almadıkları sürece kamuda niye görev almasınlar? Gayrimüslim yurttaşların kamu görevine alınmamaları laikliğin sözdeliğinin, ayrımcılığın başka bir göstergesi değil midir?

 

Hizmet hareketi yurtlar açarak, okullar, üniversiteler kurarak gençlerin yetişmelerine katkıda bulundu... Dar gelirli ailelerden gelen yetenekli gençlere burslar sağladı... Şu veya bu şekilde Hizmet hareketiyle ilgisi olan, iyi yetişmiş gençlerin kamu hizmetinde görev almalarında ne gibi bir sakınca, hukuk devletine aykırı ne olabilir. Kamu hizmetinin demokratikleşmesi için önemli bir adımın “devleti ele geçirme” olarak nitelendirilmesi kabul edilebilir bir şey değil.  Kim olursa olsun, amirleri dışında bir yerden emir aldılarsa, görevin kuralları dışında davrandılarsa, elbette bunun bir cezası vardır... Ama suç şahsidir, hukuk devletinde “kollektif suç” olamaz. Hizmet Hareketi ile şu veya bu şekildre ilişkili olan bütün kurumların, okulların, şirketlerin, gazetelerin, televizyon kanallarının, kişilerin cezalandırılması hukuk devletinden ne kadar uzaklaştığımızın delilleri.

 

AKP iktidarına uzun süre 2010 referandumu dahil destek verdiniz. Bugün bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Evet, AKP iktidarını ilk iki döneminde, eleştirdiğim yanları olmakla beraber, özgürlüğe inanan birçoğumuz gibi ben de genel olarak destekledim. Bunda da haklıydık. Çünkü AB reformlarıyla askeri vesayetin geriletilmesi, özgürlüklerin güven altına alınması, Kürt sorununda barışçı, demokratik çözüm yönünde birçok adım atıldı. Ekonomide başarılar sağlandı. Dışta “komşularla sıfır problem” politikası ihracata, dolayısıyla ülkenin zenginleşmesine, güvenliğine katkıda bulundu. 
Ne yazık 2010 referandumundan sonra gidiş adım adım tersine döndü... Bugün anayasadaki temel bütün özgürlüklerin rafa kalktığı, hukuk devletinin ortadan kaldırıldığı, halkın bizden olanlar ve olmayanlar diye bölündüğü, Kürt sorununda yeniden askeri çözüme dönülen çok üzücü bir manzara ile karşı karşıyayız. 

 

AKP iktidarını demokratikleşmeye hizmet ettiği sürece destekledim, 2011’den itibaren otoriterleşmeye yöneldiği ölçüde eleştirdim. Doğru olan da buydu. Ancak şunu da söyleyebilirim: AKP iktidarına ilk iki döneminde destek vererek otoriterleşmesine istemeyerek de olsa bir nebze katkım olduysa, bundan büyük üzüntü duyarım.

 

2011 neden bir dönüm noktası oldu?

 

İki nedenle: 2011 seçimlerinde AKP’nin yüzde 50 oranında oy olmasından sonra Başbakan Erdoğan, artık elimde büyük güç var, halk arkamda, darbe girişimlerini bertaraf ettim, askeri vesayeti etkisizleştirdim, artık her istediğimi yapabilirim, diye düşünmeye başladı. Mutlak güç zehirlenmesine uğradı. O yıl başlayan Arap Baharı’nın Arap ülkelerinde Müslüman Kardeşler’e bağlı siyasi partilerin iktidara gelmesiyle sonuçlanacağı hesabı yapıldı. AKP’nin bu partilerle olan bağları sayesinde Türkiye’nin İslam dünyasının liderliğini kazanacağı zannedildi. Tabii ki hesaplar yanlış çıktı. İçte otoriterleşmeye ve 17 / 25 Aralık 2013 soruşturmalarıyla ayyuka çıkan yolsuzluklara karşı muhalefet giderek yükselmeye başladı. Arap Baharı da beklenen sonucu hiç bir yerde vermedi.

 

Arap Baharı neydi sizce?

 

Son zamanlarda yeniden gündeme gelen bir sorunun cevabı aranıyordu: İslam demokrasiyle bağdaşır mı? İslam’ın özünde biat kültürünün bulunduğu, bu yüzden demokrasinin hiçbir zaman Müslüman çoğunluklu ülkelerde yerleşemeyeceği savunuluyordu. Ben bu görüşe hiçbir zaman katılmadım. Türkiye’de de bir parti ne zaman hak ve özgürlük vaadinde bulunmuşsa yükselmiş, ne zaman tersini yapmışsa eriyip bitmiştir. Türkiye’de halk “Tek Parti” rejimini dahi sineye çekmedi. 1930’daki Serbest Cumhuriyetçi Parti denemesi, CHP’nin iktidarı kaybedebileceğini gösterdi. AKP dahil iktidara gelen bütün partiler otoriterlik değil özgürlük vaad ederek yükseldi. Uluslararası araştırmalar da İslam coğrafyasındaki halkların büyük çoğunluğuyla özgürlük ve demokrasi talep ettiğini gösteriyor. Arap Baharı o talebin bir patlamasıydı… Ne yazık ki otokratik rejimler o baharı bastırmayı başardı. Libya bölündü. Mısır’da generaller geri geldi. Suriye’de iç savaş çıktı. Bir tek Tunus’ta demokrasinin yerleşmesi yolunda adımlar atılması mümkün oldu.

 

Tunus’un farkı ne?

 

Tunus’ta Müslüman Kardeşler ya da İslamcı An – Nahda Partisi, Mısır’daki İslamcı parti gibi iktidarı tekeline almaya yönelmedi, aksine paylaşmayı, koalisyon iktidarını kabul etti.  Arap Baharı’nın genelde başarısızlığa uğramasını halkın özgürlük ve demokrasi talebine öncülük edecek bir siyasi önderliğin bulunmayışına bağlıyorum.   

 

Özgürlük isteyen halka önderlik edebilecek gruplar niçin  çıkmıyor?

 

Maalesef özgürlüğe inanan, liberal görüşlü elitler çok marjinal, milliyetçilik ve İslamcılık çok ağır basıyor. Bizde de demokrasinin yerleşemeyişinin nedeni halkın biat kültüründe değil, siyasi, iktisadi, idari, kültürel güç sahipleri arasında özgürlüğe, bireyin temel hak ve özgürlüklerine inananların azınlıkta olmalarında, bu yüzden özgürlüğü güven altına alacak kurumların bir türlü istikrar kazanamayışında aranmalı. Siyasi elitlerimize bir bakın. Dört parti var mecliste. AKP, bir tür dinsel milliyetçilik, Sünni milliyetçiliği yapıyor. CHP, Kemalizm’in otoriter laiklik politikalarına, MHP Kemalizm’in otoriter kimlik politikalarına sarılıyor. HDP ise tabanını Kürt sorununun ancak barışçı, demokratik yoldan çözüme ulaşabileceğine inandıramadı, PKK’yı silahlı mücadelede ısrardan vazgeçiremedi. Şimdi de AKP ve MHP’nin Kürt sorununda barışçı çözüm için büyük umut uyandıran HDP’yi parlamentodan dışlama çabasıyla karşı karşıyayız...

 

Son iki seçimde HDP’ye oy vereceğinizi ilan ettiniz. Pişman mısınız?

 

Elbette değilim. HDP’de Selahattin Demirtaş’ın temsil ettiği politikalar Türkiye’nin en önemli sorununa barışçı, özgürlükçü çözüm için en büyük ümittir. Bugün de öyle. Ne var ki Demirtaş’ın HDP’si, AKP iktidarının ve PKK’nın silahlı çözüm politikaları arasında sıkıştı; iki ateş arasında kaldı. Ama şimdi AKP iktidarınca yapılmak istenen, HDP’yi parlamentodan dışlayarak, yöneticilerini hapsederek demokratik barışçı çözüm arayışını boğmak. Bu belki de Türkiye’nin geleceği açısından en büyük tehlike.  

 

Dokunulmazlıklar kaldırılıyor…

 

Dokunulmazlıkların kaldırılması, HDP’yi hedef alıyor. Çok endişe verici. Neden? Kürt sorununu ancak özgürlükçü, demokratik bir yaklaşımla çözülebilir. Cumhuriyet tarihi bunu göstermiyor mu? Yasak, baskı ve şiddetle çözüm hiçbir zaman yürümedi. Halkın çok geniş bir kesiminin kimliğinin saygı görmediği, demokratik haklarının güven altına alınmadığı bir ülke istikrarını, bütünlüğünü nasıl koruyabilir? Türkiye için Kürtlerin meşru, demokratik taleplerinin karşılanmasından başka bir çıkar yol yok.

 

Silahların yeniden susması herkesin umudu. En nihayetinde “Çözüm Süreci”ne dönülmeyecek mi?

 

Herkes başka çare olmadığı için dönüleceğinde hemfikir! En beklenmedik saflardan bile çıkıyor bunu söyleyen insanlar. Kürtlerin demokratik taleplerini barışçı yoldan karşılamamız lazım. Bunun için reformlar yapılması gerekiyor. Bugüne kadar sürdürülen yanlış, dışlayıcı politikalar eğer bir silahlı direnişe yol açmışsa, bu silahlı direnişin aktörlerini de, girdikleri çıkmaz yoldan vazgeçirmek için sürece dahil etmek gerekiyor. Şiddetle çözümün çıkar yol olmadığı artık herkesçe görülmeli. 

 

Özerklik talebi konusunda ne diyorsunuz?

 

Sadece Kürt çoğunluklu bölge için değil bütün Türkiye için şu veya bu tür yerinden yönetim reformu, ülkenin bütünlüğünü ve barışı güven altına alabilir. Özerklik niçin tartışılmasın? Demokratik yoldan kabul edilecekse niçin olmasın? Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye’nin kuruluşunu güven altına almak, Kürtlerin desteğini sağlamak için özerklik, kimlik haklarına saygı vaad etmedi mi?
Ben Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgede “yerinden yönetim”in şu veya bu şekilde güçlendirilmesini yıllardır savunuyorum. Ayrıca, burada da kalmıyorum. Bizim yurttaşlarımızın Suriye’de, Irak’ta, İran’da soydaşları vardır. Türkiye’nin o insanlarla dostane ilişkiler kurması, o insanların saygısını kazanması da bu ülkenin istikrarının, bütünlüğünün, güvenliğinin teminatı olur.

 

Askerin ve CHP’nin kırmızı çizgilerine rağmen AKP, 2008 yılından itibaren Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi ile siyasi, iktisadi ilişkileri güçlendirerek ülkeye çok şey kazandırdı. Dış Kürtler kendilerine Türkiye’den başka dostlar aramaya itilmemeli. Maalesef bugün Suriye Kürtleri buna zorlanmakta. Türkiye’nin NATO müttefiki olan ABD bile Suriyeli Kürtler PYD hakkında çelişkili ifadeler kullanmaya zorlanıyor, çünkü Amerikalılar IŞİD’le mücadelede PYD’nin ne kadar önemli olduğunu görüyor. 

 

Benim yıllardır savunduğum, içerde reformlarla, müzakere yoluyla Kürtlerin haklı, demokratik taleplerinin karşılanması. Silahların devreden çıkması, şiddetin son bulması başka türlü mümkün değil. Reformların savsaklanması, ciddi bir çözüm niyeti olmayışı, karşılıklı oyalamalar sonucu AKP iktidarının “çözüm süreci” çöktü. Ülke yeniden kana boğuldu. Çok şehit veriyoruz, çok acılar çekiliyor. Şehit olan askerlerin büyük bölümü görev icabı savaşıyor ve hayatlarını kaybediyorlar. Belki birçoğu bu kardeş kavgasını onaylamıyor. Aileler bunu dile getirmekten geri durmuyor. Öte tarafta, bir dava uğruna, “Kürtlük uğruna” dağa çıkan, hendek kazan gençler var… Silaha, şiddete bulaşarak yanlışların peşinde olsalar da onlar da bizim çocuklarımız… Onlar da misliyle ölüyor… O canların da değeri var. Türkiye’nin ölüm sarmalından derhal çıkması lazım.

 

Yarına Bakış’ta yazmaya başladınız. Eskiden sizi ekranlarda ve sayfalarda daha çok görebiliyorduk… Ama şimdilerde anılarınızı yazıyorsunuz biliyorum, ne zaman bitecek?

 

Muhalefete başladığımdan beri medyada bana yer azaldı malum sebeplerle... Mehtap TV’de Temmuz 2006’da yayınlanmaya başlayan, Mehmet Altan ve Eser Karakaş dostlarımla birlikte yaptığımız  “Akıl Defteri” yorum program onuncu yılına maalesef ulaşamadı. Samanyolu Yayın Grubu’na el konunca program bitti. Zaman’daki yazılarım da gazetenin kayyum yoluyla gasp edilmesiyle birlikte son buldu. Bu ülke için olduğu gibi benim için de şahsen çok üzücü bir süreç oldu, bu mecralarda ben görüşlerimi hep özgürce ifade etme olanağı buldum.

 

Hep buldunuz mu?

 

Hiçbir müdahaleye uğramadım. Kafamı zorlarsam, bir yazımın daha sonra yayımlanması rica edildi, bir yacımda da bir iki cümlenin yumuşatılması… Evet, ben büyük ölçüde Zaman’ın editoryal çizgisi yönünde düşünüyordum. Diyorlar ya, “AKP ile Cemaat ittifak halindeydi”… Demokrasiye hizmet ettiği yıllarda AKP bırakın Hizmet Hareketi’ni, benim gibi dinle dini inançlara saygı duymaktan öte bir ilişkisi olmayan insanların da müttefikiydi. Demokrasi istiyorduk, askeri vesayetin demokratikleşmeyi engellediğini, demokrasinini kurumlaşmasına engel olduğunu görüyorduk. AKP iktidarına demokrasiye hizmet ettiği sürece destek verdik, tersine yönelince muhalefete başladık. Doğru olan da buydu.

 

Erdoğan’ın “Putinleştiğine” dair ilk yazıyı siz yazmıştınız…

 

Evet, Şubat 2011’dir o yazının tarihi. Yani, 2011seçimlerinden de öncedir. “Erdoğan, Putin mi olmak istiyor” başlığıyla yayımlanmıştı. 

 

Yarına Bakış’a gelirsek…

 

Zaman’dan atılan gazeteciler iki yeni gazete çıkarmaya başladılar: Yeni Hayat ile Yarına Bakış. En tabii haklarıdır. Ne yapsınlar bu insanlar başka? Meslekleri gazetecilik. Bülent Korucu, beni Yarına Bakış’ta yazmaya davet ettiği zaman ona anılarımı yazmakla meşgul olduğumu ve ancak haftada bir, daha geniş bir yazı yazmak istediğimi söyledim. Anlaştık. Yazım her perşembe yayımlanıyor. 
Bundan böyle zamanımın çoğunu yazmak isteyip vakit ayıramadığım kitaplara ayıracağım. Bütün darbeleri ve darbe girişimlerini yaşayan bir kuşağa mensubum. Fikren bir Kemalist olarak çıktığım yolda önce TİP’li olarak sosyalizmi benimsedim, sonra giderek radikalleşerek “Marxist, Leninist, hatta Maoist” oldum… Fakat sosyalizm yolunda gerek dünya ve gerekse Türkiye tecrübeleri bende büyük hayal kırıklığı yarattı. Özgürlük ve eşitlik ideallerine ancak bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan demokratik rejimlerde gerçekleşme şansı olduğu görüşüne vardım. Liberal fikirleri benimsedim. Tabii benim liberalizm anlayışım “bırakınız yapsınlar” türü vahşi kapitalizm değil. Benim savunduğum liberalizm, siyasal liberalizm. Rekabete dayalı, sosyal hakları güvenceye alan türden piyasa ekonomisini de demokrasinin gerekli şartı olarak görüyorum.

 

Son olarak Can Dündar’ın uğradığı saldırı hakkında ne düşündüğünüzü sormak istiyorum…

 

Can Dündar mesleğinin gereğini yaptığı için cezalandırılmak, hapsedilmek istenen çok sayıda gazeteciden biri. Bir de silahlı saldırıya uğradı… Ne yazık ki AKP iktidarının kendisine muhalefet edenleri hain, terörist ilan etmesi bu tür saldırıları tırmandırıyor. İktidar sözcüleri nefret söylemini bir an önce terk etmeli.

 

KANAK: HABERDAR

0 0
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha