• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Seyfettin Gürsel: '2023 vizyonu’nun gerçekleşmesi mümkün değil

Seyfettin Gürsel: '2023 vizyonu’nun gerçekleşmesi mümkün değil
0 0

Bahçeşehir Üniversitesi Toplumsal ve Ekonomik Araştırmalar Direktörü Seyfettin Gürsel, hükümetin '2023 vizyonu’nun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını kaydetti.

18 Nisan 2016 Pazartesi 09:31

BİLGEHAN UÇAK / HABERDAR (ÖZEL) - Bahçeşehir Üniversitesi Toplumsal ve Ekonomik Araştırmalar Direktörü Seyfettin Gürsel ile, ekonominin dününü, bugününü ve ‘2023 vizyonu’nu konuştuk.

 

Prof. Gürsel, ekonomi yönetimine “geçer” not verirken yapısal reformların biran önce hayata geçirilmesinin önemine değindi.

 

Türkiye ekonomisinin iki temel meselesine ilişkin saptamalarda bulunan Gürsel, “Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi, ’Başkanlık’ sistemini gerektirir” önermesinin geçersizliğini de Avrupa’dan örneklerle anlattı.

 

Ekonominin gidişatından başlayalım istiyorum. Ne durumdayız? Neler oluyor?

 

Çok genel bir soru oldu, ben de çok genel bir yanıt vereyim ve de bir hatırlatmayla başlayayım. Türkiye ekonomisi, 2012’den beri bir “düşük büyüme rejimine” girmiş durumda. Ondan önceki iki yıl ise çok yüksek bir büyüme gerçekleşmişti.

 

2010 ve 2011…

 

Bu dönemde yıllık ortalama ekonomik büyüme oranı yaklaşık yüzde 9 oldu. Tabii uluslararası kriz nedeniyle 2009 küçülme yılıydı. Türkiye 2010’da krizden çok hızlı çıktı. Bunun da etkisi vardı ama tahmin yapan iktisatçılar olarak hiçbirimizin beklemediği bir şey oldu ve 2011’de de büyüme çok yüksek devam etti. Yalnız, bu yüksek büyümelerin ardında ne var, diye geçmişe dönüp bakarsak iki etken görürüz: Uluslarası likiditenin bolluğu ve faizlerin düşmüş olması. Bu durum, içerdeki kredi artışlarını da körükledi. Dışardan gelen parayla bankalar kredi genişlemesine gittiler. O kadar ki, kredi artış oranı yıllık yüzde 40’a varmıştı. Bu tabii iç talebi müthiş hızlandırdı. Tüketimde ve yatırımlarda önemli bir artış oldu. Bu yüksek büyümeye böyle yaklaştığınızda bunun açıklanabilir olduğu söylenebilirdi ama…

 

Sonra frene basıldı…

 

Oraya geliyorum. Bu büyüme son derece dengesiz bir büyümeydi. Özellikle hem iç talebe bağlı olması hem de dışardan gelen sermaye akımının Türk Lirası’nı aşırı biçimde değerlendirmesi buna yol açtı. Bizim cari açık da patladı. 2011 sonunda cari açık-GSYH oranı yüzde 10’a çıkmıştı. Bu tarihsel bir rekordu ve başlı başına bir tehlike işaretiydi…

 

Bu sürdürülemez bir durum muydu kesinlikle?

 

Kuşkusuz! Belki de, benim hatırladığım kadarıyla ilk kez, Türkiye Cumhuriyeti iktisat tarihinde bir hükümet… Daha doğrusu, hükümetin ekonomiden sorumlu kanadı, yani Ali Babacan’ın başını çektiği ekip şöyle bir değerlendirme yaptı: Bu gidiş, gidiş değil çünkü büyük bir dengesizlik var ve bir kriz yaşanabilir. Kur şokunu takip eden finansal bir kriz gelebileceğine dair bir düşünce yerleşti. Dolayısıyla, ortaya bir kriz çıkmadan önce bu dengesizliği “dengeleme” kararı verdiler. Ve 2011’in sonunda bir dizi önlem alındı. Buna “dengeli büyüme rejimi” diye resmi bir isim de kondu.

 

Bu rejimi nasıl tarif etmemiz lazım?

 

Orta Vadeli Programlarda bu detaylı olarak gösterildi. Özel tüketim ılımlı olarak artmaya devam etsin ama kontrol altına alalım; yatırımların canlı olmasını gözetelim; net ihracat pozitif katkı yapsın. Bu “pozitif katkı” ne demek? Mal ve hizmet ihracatı, mal ve hizmet ithalatından büyük olsun demek. Nihai hedef olan büyüme oranı, OVP’de yüzde 5 olarak tanımlandı. İlk yıl, yani 2012’de yüzde 4 ile başlasın ve sonra 5’te sabit olarak devam etsin.

 

OVP’nin süresi nedir?

 

OVP’ler üç yıllığına planlanır ve her yıl revize edilir. Çerçeve buydu. Strateji buydu.

 

Tuttu mu sizce?

 

Tabii tutmadı.

 

Tutabilir miydi peki?

 

Önce bir bilanço çıkartmakta yarar var. Bu rejime geçişi de birtakım önlemlerle planladılar. Ne yaptılar diye sorarsak, mesela BDDK’nın da yardımıyla kredi genişlemesini kontrol altına aldıklarını görürüz. Türk lirasının kontrollü bir değer kaybına yönelik para politikası izlendi. En önemlisi de, verimlilik artırıcı yapısal reformların gereği vurgulandı.

 

Büyüme hedefi neden yüzde 5’ti?

 

Bizim siyasetçilere bakacak olursan çok daha büyük büyümeler beklediklerini görürsün. Hele 2011’deki muazzam büyüme bu “2023 vizyonlarını” ortaya çıkardı. AKP iktidarı cesareti oradan aldı, inanılmaz hedefler koydu.

 

2 trilyon dolar…

 

Evet evet, kişibaşına gelir de 25 bin dolar olacaktı.

 

Daha şimdiden ulaşılamayacağı belli…

 


Dört yıl geçti… 2012’de yüzde 2 büyüdük, bazı yıl 4, bazı yıl 3… Ortalaması ise 3.3 oldu. Bir kere, yüzde 3.3’ün 5’in bir hayli altında olduğunu söylemek gerekiyor. Demek ki, büyüme hedefini tutturamadık. Bunu vurgulamak istiyorum. İkincisi, bu büyümenin dengeli olması gerekiyordu. Evet, bazı yıllar dengeli olduysa da bu dengeli büyüme süreklilik kazanmadı. 2013 ile 2015 yıllarında bu dengeli büyümeden bahsedemeyiz. Net ihracat, negatif katkı yapmıştır. Bardağın yarısı dolu diyebiliriz.

 

Her sene 3.3’lük bir büyüme bize yeter mi?

 

Yetmez. Genel olarak, bu oran kabul edilebilir değil. 3.3 büyüme dediğiniz zaman bundan 1.3’lük nüfus artışını çıkarmanız lazım. Dolayısıyla, kişibaşına gelir artışı yüzde 2. E gelişmiş ülkelerle aramızdaki gelir farkını düşünürsek, bu farkın daha çok uzun süre kapanamayacağını söyleyebiliriz. Ayrıca, 3.3’lük büyüme, istihdamdaki artışa rağmen, iç gücü ondan daha hızlı arttığı için, işsizliğin düşmesini sağlayamıyor. Geçen yıl, işsizlikte de bir miktar artış olduğunu gördük. İşsizlik hâlâ yüzde 10’un üstünde ve bir türlü tek basamaklı rakamlara düşürülemiyor. OVP’de ise hedeflenen 8’di. Ama hocayız ya malum, eğer ille de bir not vereceksek, 10 üzerinden 5 diyebilirim…

 

Ucundan geçer…

 

Sonuçta şu da var, küresel ekonomide de büyüme epey düştü. Zaten kriz olmadıkça geçersiz not vermiyorum! 2015’in sonu itibarıyla, resmen hâlâ bir dengeli büyüme rejiminin içinde olsa da Türkiye ekonomisi, hedefler tutturulamıyor. Net ihracat pozitif katkı yapmıyor, büyüme ve işsizlik oranları hedeflenenden çok farklı…

 

Neden böyle dersek?

 

Ali Babacan defalarca tekrarladı. Yapısal reformlar, verimlilik artırıcı reformlar bir türlü yapılmadı.

 

Ama onca sene de görev başındaydı. Yapsaydı ya…

 

Bunun en önemli nedenlerinden biri, bu reformların zor reformlar olması ve hatta kiminin siyasi olarak kısa vadede bir bedelinin bulunması. Malum, son iki yıl çok yoğun bir seçim maratonuyla geçti ve bu süreç iktidar açısından da çok kritikti. Sadece iktidara gelmek değil, anayasal referandum çoğunluğuyla gelmek istiyorlardı çünkü. Biliyorsunuz, “Başkanlık” bir ihtiras halini aldı… O yüzden, 1 puanlık bir kayba bile tahammülleri yoktu. Deminki konuya dönersek, ben geçer dedim ama anlaşılan bu düşük büyümeye Cumhurbaşkanı çok daha kötü bir not veriyor. O çok daha büyük büyümeler istiyor, her şeye rağmen hâlâ 2023 hedeflerini tekrarlıyor… Sözde, 25 bin dolar olacaktı kişibaşına gelir… E ne kaldı şurada 2023’e? Yedi sene. Oysa geçen yıl 10.400’den 9.000’lere düştük.

 

Her yıl yüzde 15 büyürsek yakalarız ama!

 

O kadar değilse de yüzde 10’a yakın büyümek şart. Aslında başından itibaren 25.000 dolar gerçeküstü bri hedefti şimdi hayalin de ötesinde. Türkiye’nin potansiyelinin çok üzerinde hedeflerdi bunlar. İki sebep sayabilirim. Bir, yatırım oranları hâlâ yüzde 20 civarında…

 

Kaç olması lazım?

 

En azından yüzde 24-25 düzeyine çıkması lazım. İki, bu büyümeyi verimlilik artışlarının da desteklemesi lazım arz yönünden. Çünkü biz hep talep yönünden bakmaya alışığız. Biraz önce de tüketim dedik yatırım dedik, net ihracat dedik… Ama bunun bir de arz yönü var ve orada sermaye stoğunun ne durumda olduğu önem kazanıyor. Sermaye stoğunun d aha hızlı artması için yatırım-GSYH oranının artması gerekiyor. Bir de, toplam faktör verimliliği dediğimiz, biz burada kısaca “verimlilik” diyelim, etkenin güçlenmesi çok önemli. Bu iki konuda, yani sermaye birikimi ile verimlilik noktasında, Türkiye’nin büyük handikapları var.

 

Bunu nasıl aşabiliriz?

 

Bir, bir kere resmi söylem bu iki temel sorunun bilincinde olduklarını iddia ediyor. OVP’lerde de bu telaffuz ediliyor. Hatta revize edilen son OVP’de “toplam faktör verimliliğinin son yılda negatif olduğuna dair” bir cümle var ki medya üzerinde hemen hiç durmadı.! Son dört yıldır aşağı yukarı durum bu zaten. Bunu önemli bir itiraf olarak görüyorum. İktidarın bu dengesizliğin bilincinde olduğunu gösteriyor bence. Öteki konuya gelince, makroekonomide temel bir denge vardır: Yatırımlar, tasarruflarla finanse edilir. Sizin yatırımlarınız iç tasarrufların çok üzerindeyse, yani bir tasarruf açığınız varsa, o zaman neye ihtiyacınız var?

 

Dış tasarrufa…

 

Başka türlü kapatmak mümkün değil bu açığı. E bu da sürekli olarak borçlanmanız anlamına geliyor. Yabancı sermaye doğrudan gelse sorun olmaz pek ama böyle değil, dolayısıyla hükümetin iç tasarrufu artırmak gibi bir projesi de var artık. Reviz OVP’de büyüme yüzde 4,5’e yükseltilince iç tasarruf hedefleri de yükseltildi. İç tasarruflarda 3 puana yakın artış öngörülüyor. Tasarruf hedefi tamamen abartılı. Gerçekleşebileceğini sanmıyorum.   Bu durumda bile yatırım-tasarruf eşitlenmeyecek ama açık biraz daha kapanmış olur. Özetle söylersem, Türkiye’nin yüzde 5 büyüme hedefi gerçekçi. Nispeten yüksek verimlilik artışı sağlanabilirse ve net ihracat pozitif katkı yapar, yatırım oranı da hiç olmazsa yüzde 22-23 düzeyine yükseltilebilirse yüzde 5 büyüme yakın bir büyüme sürdürülebilir bir hal kazanır. Ama yüzde 6-7’ler hayal. Oysa, Türkiye halihazırda yüzde 5’e bile yaklaşamıyor. Tasarruf ve verimlilik gibi temel  sorunlar çözümlenmeden büyüme hedefinin gerçekleştirmesi mümkün değil. 

 

Hukukun ekonomi üzerinde ne tür bir etkisi var? Yatırım ikliminin bozulmasında bugünlerdeki hukuksuz tavrın bir katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?

 

Evet. Yatırımların canlı tutulması da hedeflerden biriydi. Halbuki, geçen dört yılda da yatırımlar zayıf seyretti. Bizim esas ihtiyacımız, kısa vadede, doğrudan yabancı sermaye. Gelip burada bir tesis almaları ya da kurmalarından, istihdama katkı sağlamalarından bahsediyorum. Bu sanayi sektöründe de olabilir hizmetlerde de. Ama yatırım iştahının düştüğünü ve son dönemlerde bu düşüşün devam ettiğini gözlemliyoruz. Öte yandan, Türkiye hızla demokratikleşmeye gitse, başta Kürt Meselesi olmak üzere sorunlarını çözmeye girişse, tabii ki bunun ekonomiyi ve tabii yatırımları büyüteceğini söyleyebiliriz. Ama tasarruf artışına doğrudan bir faydası olmayabilir. Onun için, tasarruf yetersizliği daha başka yapısal önlemler de gerektiriyor. Bugün hâlâ iktidarın ekonomideki bir numaralı gündemi, tasarrufların ve verimliliğin nasıl artırılacağı. Bu ikisi olmadan yüzde 5 büyümeyi kolay kolay yakalayamayız.

 

Cumhurbaşkanı’nın “faiz-büyüme” teorisini de sormak istiyorum size. Var mı iktisatta bunun bir karşılığı?

 

Son bir-iki yıldır hükümet içindeki bu anlaşmazlık iyiden iyiye açığa çıktı. Para politikası ile faiz politikasına dair konularda anlaşamıyorlar. Cumhurbaşkanı, daha önceden de faizlerin yüksek olduğunu dile getirmişti. Faizlerin esaslı ölçüde düşürülmesi gerektiğini ısrarla talep ediyor. Düşük büyümeden fevkalede rahatsız. Hatta yüzde 5 büyümeyi dahi yeterli bulduğunu sanmıyorum. Haksiz değil 2023 vaatlerine yüzde 5 büyümeyle de ulaşılmaz. Faziler düşürse yatırımların canlanacağını dolaysıyla büyümenin yükseleceğini iddia ediyor. Kritik nokta,  “faiz-enflasyon” ilişkisine dair iddia. Cumhurbaşkanı Merkez Bankası faizleri düşürsün, gerisini merak etmesin, piyasa faizleri de enflasyon da Merkez Bankası’nın düşen faizlerini izler iddiasında. İktisat teorisi ise bunun tam aksini anlatıyor. Radikal bir şekilde Merkez’in faizleri düşürmesi reel faizlerin negatif olması anlamına gelir. Enflasyon bir miktar düştü ama halen yüzde 7.5. Radikal faiz düşüşünden için herhalde yüzde 5’in altını düşünüyor. Reel faizleri negatif yaparsanız kredi talebi ve tüketim patlar, enflasyon beklentileri değişir, beklenen reel faiz daha da negatif olur ve bu bir “kur şokuna” yol açıp düşmesi beklenen enflasyonun daha da artmasına yol açar. Sadece ben değil, aklıbaşındaki bütün iktisatçılar aynı şeyi söylüyor. İktisat bilimi bunu söylüyor çünkü.

 

Nereden çıktı acaba bu teori?

 

İdeolojik bir tarafı var belki ama az önce de belirttiğim gibi esasen düşük büyümeden rahatsız. Başkanlık Referandumu’na yüksek büyümeyle girmek istiyor, çünkü  ortadaki seçmen başkanlık rejiminin ne fayda getriceğinden çok içinde bulunduğu ekonomik duruma bakarak oy verme eğilmindedir.

 

Başkanlık ile bitirelim istiyorum. Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi, ille de Başkanlık rejimine geçmeyi mi gerektiriyor? Bir de, toplumun “Başkanlık” diye bir derdi var mı?

 

Tabii yoktu böyle bir şey ama şimdi toplum böyle bir derdi olduğuna dair ikna edilmeye çalışılıyor. AKP’nin yüzde 49 küsur oy aldığını düşünürsek, “bizim büyüklerimiz böyle diyorsa demek ki doğrusu buymuş” diyen geniş bir AKP’yi destekleyen kesimin varlığını kabul etmemiz gerekir. Ama nesnel olarak baktığımızda böyle bir ihtiyaç yok. Bunun neden istendiği de apaçık ortada. Pekala kendileri parlamenter sistemle bunca yıl yönettiler, çok da başarılı olduklarını düşünüyorlar. 2011 öncesi anayasa önerileri de parlamenter rejimi esas alıyordu. Bugün de parlamenter sistem içinde kalınarak daha demokratik, daha işlevsel bir anayasa yapılabilir. Ama esas mesele AKP’nin liderinin aynı zamanda ülkenin de tek yöneticisi olması. Başkanlık rejimi de bunun için isteniyor. Bir taslak hazırlıyorlar ama orada ne kadar demokrasi, ne kadar özgürlük, ne kadar güçler ayrılığı olacağı meçhul… Önyargılı olmayalım ama benim beklentim bu taslaktan demokrasiden ziyade güçler birliğine dayalı bir otoritarizmin çıkacağı.

 

“Başkanlık” da değil, “Türk tipi başkanlık”…

 

Muhalefet bunu eleştiri olarak söylüyordu başlarda ama artık iktidar kanadı da bu ifadeyi benimsendi! Türk tipi başkanlık! Bizim meşrebimize uygun, değerlerimize uygun, örflerimize uygun bir başkanlık sistemi diyorlar. Peki, bu ne manaya geliyor? Tarihe bakınca, istenenin ne olduğunu görüyoruz. Bu bir “tek adam” yönetimidir, otokratiktir. Hedeflenen bu besbelli ama bunun anayasaya nasıl yerleştirileceğini de merak ediyorum. Başkanlık ile ilgili olarak bir mesele daha var özellikle vurgulamak istediğim.

 

Nedir?

 

Muhalefet de vurgulamıyor çünkü anladığım kadarıyla onlar da alternatif üretmekte zorlanıyor. AKP’nin önemli taktik argümanı nedir diye sorulursa yanıt çok açık: Cumhurbaşkanı’nı artık halk seçmeye başladığına göre yürütmenin başı da odur. Bu kesinlikle doğru değil. Bir kere hem anayasa teorisi hem de uygulamaları açısından yanlış bir önerme. Bakın, Bulgaristan, İzlanda, Avusturya, Finlandiya, Portekiz… Bu ülkelerin hepsinde Cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor ama  aynı zamanda bu ülkeler parlamenter sisteme sahipler; yürütme erkini Başbakan üstleniyor. Bu ülkelerin anayasalarına muhalefet de baksın. Halk seçtiği halde Cumhurbaşkanı’na ne yetkiler verilmiş? Buraya bakıp alternatif ber demokratik anayasa taslağı üretebilirler. Bu sayede, AKP’nin dayatmasına karşı daha ikna edici olabilirler. Halk bu anayasal incelikleri bilmez. Mademki biz seçiyoruz yürütmenin başına da cumhurbaşkanı geçsin diyebilir. Böyle bir gereklilik yok. Cumhurbaşkanı’nı halk seçmeye devam ederken parlamenter sistem devam edebilir. 12 Eylül anayasasının Kenan Evren için tasarladığı kimi aşırı yetkiler de törpülenmiş olur. 

 

twitter: @bilgehanucak

KAYNAK: HABERDAR

0 0
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha