• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Yaşar Yakış: Türkiye’ye en fazla zararı Suriye politikası verdi

Yaşar Yakış: Türkiye’ye en fazla zararı Suriye politikası verdi
0 0

Eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, “Türkiye gereksiz yere Suriye bataklığına saplanmasaydı, oradan tasarruf edeceği para ile bağlantı yollarıyla birlikte 5 adet boğaz köprüsü daha inşa edebilirdi” dedi.

23 Mayıs 2016 Pazartesi 05:34

BİLGEHAN UÇAK / HABERDAR (RÖPORTAJ) -  AKP’nin ilk Dışişleri Bakanlığı’nı yapan ismi Yaşar Yakış, geçenlerde partisinden ihraç edildi. Kendisi bu duruma pek de üzülmediğini söylüyor. Şimdilerde Yarına Bakış Gazetesi’nde uzmanlık alanı olan “dış politika” üstüne yazılar yazan Yaşar Yakış’la ayrıntılı bir söyleşi yaptık. Yakış, Suriye meselesi, mülteciler, IŞİD-Türkiye ilişkileri, Mısır, İsrail başta olmak üzere birçok konuyu değerlendirirken gazeteciliğe nasıl başladığını ve Binali Yıldırım döneminden neler beklediğini de anlattı 

 

AKP’nin ilk Dışişleri Bakanı sizsiniz ve Parti Programı’nın bu bölümünü de siz yazdınız diye biliyorum.

 

Nitekim AK Parti’nin programını kaleme alan heyetin üyesiydim. Programı Bilkent otelinin bir salonunda kaleme alıyorduk. Bir gün saat 23 dolaylarında idi. Programın son bölümü olan Dış Politika bölümüne gelmiştik. Yazım heyetindeki arkadaşlar, bana, “Dış politika senin uzmanlık alanın. Bu bölümü git evine ve sen kaleme al. Yarın bize okursun. Bir gözlemimiz varsa sana söyleriz” dediler. Ben de o gece eve giderek sabahın 03.30’una kadar Parti Programı’nın üç buçuk sayfalık Dış Politika bölümünü kaleme aldım. Ertesi günü arkadaşlarla birlikte okuduk. Herhangi bir değişikliğe ihtiyaç duymadılar. Böylelikle o gece kaleme aldığım metin AK Parti Programının Dış Politika bölümü oldu. Sonra, AK Parti’nin henüz mevcut olmadığı TBMM erken seçim kararı aldı. Bizim 14 aylık bir parti olarak alelacele seçimlere hazırlanmamız gerekti. O gece yazdığım metni, seçim beyannamemizin dış politika bölümü yaptık. Seçim beyannamemizin metni o gece kaleme aldığım metnin satır satır aynısıdır. Sonra seçimleri kazanıp ben Dışişleri Bakanı olunca o metni 58. hükümet programının dış politika bölümü yaptık. Hükümet programı ile o gece kaleme aldığım metin karşılaştırıldığında görülecektir ki ilk metindeki her öge, orada yer aldığı sıra ile hükümet programında da yer almaktadır. Sadece metindeki ifade hükümet programı üslubuna uyarlanmıştır. Bizden sonra kurulan 59, hükümet programında aynı metin esas alındı. Irak krizinin öncelik kazanmasından dolayı o konunun öne alınması dışında programın geri kalan ögeleri yine o gece kaleme aldığım sıra ile ve benzer ifadelerle 59.  Hükümet programında da yer almaktadır. 

 

2002’den 2016’ya ne değişti?

 

Türkiye’de 2002’den bu yana birçok alanda önemli değişiklikler oldu. Dış Politika alanındaki değişiklikler en az iç politikadaki kadar önemlidir. En önemli değişiklik Türkiye’nin uluslararası camiadaki itibarının izlediği seyir olmuştur. 2002-2008 döneminde, Türkiye, uluslararası arenada itibarı sürekli yükselen bir ülke idi. Bunun en somut örneği Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin geçici üyeliğine adaylığımız sırasında aldığımız destekti. Bu destek o kadar yüksek idi ki, Türkiye adaylık için birinci tur oylamada gerekli üçte iki çoğunluk olan 128 oyun çok üzerinde 151 oy alarak seçildi. Altı yıl sonra, Ekim 2014’te ise, tekrar adaylığını koyduğu zaman bu oyun yarısını dahi alamadı. 73 oyda kaldı ve seçimi İspanya’ya kaptırdı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilme, öteki adayların gücü, bölgesel dengeler ve tanıtım faaliyetlerinin nasıl yürütüldüğü gibi birçok faktörlere bağlıdır. Bu seçimlerde rol oynayan birçok başka faktörler de var ama Türkiye’nin itibarındaki azalmanın bunda önemli bir rol oynadığını kabul etmemiz gerekir. 

 

2008’den 2014’e kadar ne oldu da Türkiye bu hale geldi? 

 

Pek tabii ki çok sayıda sebep zikredilebilir ama en önemlisi izlenen dış politikanın yanlış olmasıdır. 

 

Tek tek bakalım istiyorum. “Suriye ile ilişkiler?” desem, ne söylerseniz?

 

Bunlar arasında Suriye politikası büyük önem arz ediyor. Çünkü Türkiye’ye en fazla zarar veren politika budur. Yakın zamanlara kadar sadece Suriyeli sığınmacılar için Türkiye’nin harcadığı paranın 10 milyar dolar olduğu ifade ediliyordu. Sayın Cumhurbaşkanımız bu kez 20 milyar rakamını telaffuz etmiştir. Belki yan etkileri de değerlendirirsek Sayın Cumhurbaşkanımızın telaffuz ettiği rakam gerçeği daha doğru yansıtmaktadır. İnşa halindeki üçüncü boğaz köprüsü, Kuzey Marmara bağlantı yollarıyla birlikte mütalaa edildiği zaman, 4,3 milyar dolara mal olacaktır. Başka bir deyişle Türkiye gereksiz yere Suriye bataklığına saplanmasaydı, oradan tasarruf edeceği para ile bağlantı yollarıyla birlikte 5 adet boğaz köprüsü daha inşa edebilirdi. 

 

Çok büyük bir meblağ…

 

Tabii ki bu, Suriye politikamızın Türkiye’ye verdiği zararın sadece ekonomik boyutu. Ekonomi dışındaki alanlarda verdiği zarar belki daha da büyüktür. Bu zararların belli başlıları şunlardır: Suriye politikası nedeniyle Türkiye uluslararası camiada yalnızlaşmıştır. Kriz sonrasında dahi Suriye ile ilişkilerimizin düzelmesi uzun yıllar alacaktır. Rusya ile ilişkilerimiz Suriye ile ilgili bir yanlış kararımız sonucunda bozulmuştur. Orta Doğu’ya yönelik ticaret yollarımız kapanarak oradaki rekabet gücümüzün azalmış ve pazarlarımızın kaybolmasına sebebiyet verilmiştir.  Tüm bu nedenlerle, sonuçlarından en fazla zarar gördüğümüz politika Suriye politikamızdır. 

 

Suriye politikası nerede batağa saplandı sizce?

 

Türkiye Suriye’de en başta doğru olanı yaptı. Bir ülkenin rejimi kendi halkına karşı nispetsiz güç kullandığı zaman halkın yanında yer aldı. Türkiye bunu yaparken uluslararası camianın belli başlı aktörleriyle birlikte hareket etti. Fakat o ülkeler, Suriye’de muhalif savaşçılara sağlanan silahların yanlış ellere gittiğinin farkına varınca frene bastı. Türkiye frene basmadı ve bir futbol terminolojisini kullanmak gerekirse, ofsayt pozisyonuna düştü. Türkiye’nin Suriye politikasındaki ikinci yanlış Beşşar Esed rejiminin kısa zamanda düşeceğini zannetmesi olmuştur. Ayrıca Türkiye diplomaside hiç yapılmaması gereken bir şey yaptı ve yumurtalarının hepsini tek sepete, Beşşar Esed’in kısa zamanda düşeceğini var sayan sepete koydu. Tahmini gerçekleşseydi bu politikasının meyvelerini toplayacaktı. Ama tahmin yanlış çıktı, şimdi Türkiye onun sıkıntılarını çekiyor. Suriye politikasındaki üçüncü yanlış, krizin daha başlarında Suriye ile tüm iletişim kanallarını kapatması, Şam’daki Büyükelçisini ve Halep’teki Başkonsolosunu geri çekmesi olmuştur. Hâlbuki ilişkiler ne kadar bozuk olursa olsun, iletişim kanalları açık tutulmuş olsaydı, ülkedeki gelişmeler üzerinde etkili olma imkânı o ölçüde fazla olurdu.

 

Bir hatalı öngörü birçok yanlışı da peşi sıra sürükledi…

 

Dördüncü yanlış Rusya ile ilişkilerimize zarar vermiş olmakla birlikte Suriye bağlantılı olduğu için yine bu çerçevede zikretmemiz gerekir. Bu da Suriye’de bir Rus uçağını düşürmemizdir. Rus uçağının Türk hava sahasını ihlal ettiği doğrudur. Ancak 17 saniye süren ve Türkiye’nin güvenliğine herhangi bir tehdit yöneltmeyen bu eylem nedeniyle dost bir ülkenin uçağını düşürmek yanlış bir karardır. Nitekim bu kararın yanlış olduğunu makamlarımız da anlamış olsalar gerek ki daha sonra benzer şartlarda gerçekleşen bir ihlalde Rus uçağı bu kez düşürülmedi. Türkiye haklı dahi olsa, düşürme kararını uyguladığı takdirde bunun kendi ulusal çıkarlarına ne gibi zararlar verebileceğini takdir edebilmesi gerekirdi. Suriye konusunda yapılan beşinci ve en büyük hata şüphesiz, Beşşar Esed rejimini devirmeye çalışmamızdır. Bir ülkenin başka bir ülkedeki rejimi devirmeye çalışması uluslararası alanda yaygın bir uygulama haline gelirse, bunun nerede duracağı belli olmaz. Bugün Suriye’ye karşı kullanılan gerekçeler, yarın da başka ülkeler için kullanılır. Bu son derece tehlikeli ve sakınılması gerekli bir yöntemdir. Suriye’deki olumsuz gelişmelerden hepsinin sorumlusu tabii ki Türkiye değildir. Birçok gelişmeler Türkiye’nin iradesi dışında gelişmiştir. Ancak dış politikada bu tür gelişmelerin ortaya çıkabileceğini öngörememiş olmak da bir eksikliktir. Basiretli politikacı bu gelişmeleri de ihtimal dışı saymamalı ve politikasını ona göre oluşturmalıdır. Bu gelişmeleri öngörememiş olmamızın sorumluluğunu başkalarına yükleyemeyiz.  

 

Suriye’den İsrail’e geçelim istiyorum…

 

Türkiye’nin İsrail’le ilişkileri Mavi Marmara olayıyla bozulmuştur. Bu olayda İsrail silahlı kuvvetlerinin uluslararası sularda seyir halindeki bir Türk gemisine saldırmış olmasını hiçbir şekilde haklı göremeyiz. Ancak Türk tarafının bu olayı yürütüş tarzının doğru olup olmadığını da tartışmalıyız: Amaç Gazze’deki Filistinlilere insani yardım malzemesi götürmek idiyse Türkiye bu amacını başka yollarla da gerçekleştirebilirdi: Örneğin, İsrail makamlarıyla işbirliği yaparak yardım malzemelerini Hayfa limanındaki İsrail gümrük memurlarıyla birlikte kontrol edip Gazzeli Filistinlilere ulaştırabilirdi.

 

Libya peki?

 

Batılı ülkeler bir “İstekliler Koalisyonu” kurarak NATO kuvvetleriyle Libya’ya müdahale etme kararı almışlardır. Türkiye doğru bir hareket tarzı benimseyerek bu girişime karşı çıkmıştır. Nitekim daha sonra Libya’da ortaya çıkan gelişmeler, amaçlarının, hiç de iddia edildiği gibi, Libya halkını Kaddafi zulmünden kurtarmak olmadığını ortaya koymuştur. Libya halkı bugün Kaddafi zamanındakine nazaran daha güvenli durumda değildir. Türkiye, Libya’daki ekonomik çıkarlarının zarar görmemesi için, “İstekliler Koalisyonuna” katılmak ihtiyacını hissetmiştir. Ancak, daha sonraki yıllarda Libya’da oluşan iktidar bölünmesinde doğru tarafta yer alamamıştır. Uluslararası camianın tanıdığı Tabruk hükümetini değil, Müslüman Kardeşler eğiliminin ağır bastığı Trablusgarp hükümetini desteklemiştir. Şimdi bu iki hükümetin güçlerini birleştirip Libya’yı kaostan kurtarma çabaları yürütülmektedir. Türkiye’nin bu son çabada yanlış tarafta yer almaması önem kazanmaktadır. 

 

En büyük sorunlardan biri de Mısır politikası herhalde… Rabia selamından geçilmez oldu.

 

Mısır’da Morsi rejimi, bir yıllık bir iktidardan sonra askeri bir darbe ile devrilmiştir. Askeri darbeleri onaylamak pek tabii ki doğru değildir. Ancak o askeri darbe başarılı olmuş ve ülkede otoritesini kurmuşsa, o yönetimi yok saymanın Türkiye’ye bir yararı dokunmaz. Nitekim uluslararası camia darbeci General Sisi’nin rejimini muhatap olarak kabul etmekte ve onunla iş yapmaktadır. Türkiye’nin askeri rejimi dışlamaya ve halen Morsi’yi meşru Cumhurbaşkanı olarak görmeye devam etmesi Türkiye’nin çıkarlarına zarar vermektedir. Ben 1960’lı yılların başında Türk Hariciyesine intisap etmiş bir diplomat olarak her on yılda bir, askeri müdahalelerin ne kadar doğru olduğunu ve Türkiye’yi nasıl felaketten kurtardığını görevli bulunduğum ülkenin makamlarına izah etmek zorunda kaldım. Çünkü bana gelen talimat öyle idi. Bunu 1960 ihtilali için yaptım, 1971 darbesi için yaptım. 1980 darbesi yaptım. Herhalde Mısırlı diplomatlar da şimdi, Sisi darbesinin Mısır’ı nasıl bir felaketten kurtardığını, görevli oldukları ülkelerin makamlarına izah etmekle meşguldürler.

 

Sisi rejimini nasıl görmek gerekir?

 

Sisi rejimi, ülkede otoritesini tesis ettikten sonra tabii ki kendisini haklı ve Morsi rejimini haksız göstermek için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Türkiye Sisi rejimini yok saymak suretiyle belki etik açıdan doğru olanı yapıyor ama bu tutumu Mısır’daki çıkarlarının korunmasını zorlaştırıyor. 

 

Mısır, Orta Doğu coğrafyası için ne ifade eder?

 

Mısır, Orta Doğu’nun en önemli ülkelerinden biridir. Arap âleminin tartışılmaz lideridir. Afrika Birliği Örgütü’nün en önemli ülkesidir. Bugün önemi azalmış olmakla birlikte Bağlantısızlar Grubu’nun liderlerinden biridir. 84 milyon nüfusu ve çok güçlü bir diplomasisi vardır. Orta Doğu ile ilgili bir işbirliği projesini Mısır’ın desteği olmadan gerçekleştirmek zordur. Mısır’ın karşı çıkması halinde ise imkânsız gibidir. 

 

Ticari ilişkiler de çok zarar gördü… 

 

Mısır’da yatırım yapmış, fabrika kurmuş çok sayıda Türk iş adamı vardır. Bu iş adamlarımızın Mısır makamlarına işleri düştüğü zaman gereken kolaylığı görebilmeleri için ilişkilerimizin normalleşmiş olması önem arz etmektedir. Türkiye tüm bu yararlarını düşünerek Mısır’la ilişkilerini normalleştirmenin bir yolunu bulmak zorundadır. Bu ilişkilerin bozuk olmasından, daha fazla zarar görecek taraf Türkiye’dir. İçinden geçmekte olduğunuz yıllar, Orta Doğu’nun geleceğinin şekillenmeye başlayacağı yıllardır. Böyle bir dönemde Türkiye’nin en önemli dört Orta Doğu ülkesinin başkentinde büyükelçisi yoktur.

 

Hangileri? 

 

Bu başkentler Şam, Tel Aviv, Kahire ve Trablusgarp. Bu durum pek tabii ki Orta Doğu’nun geleceğinin şekillenmesine Türkiye’nin katkısını önemli ölçüde kısıtlayacaktır. Yukarıda belirttiklerime bir de Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’yle ilişkilerimizde yaşanan gerginlikleri eklersek 2002’den 2016’ya nelerin değiştiğini daha kolay görürüz. 

 

Dış politika dışındaki alanlara da bakalım…

 

Ben siyasete yakın ilgi duyan ve siyasi ihtirasları olan biri değilim. AK Parti kervanına Sayın Abdullah Gül’ün daveti üzerine katıldım. 2000 yılı başlarında Türkiye siyaseten bir çıkmaza girmişti. Koalisyon partileri iktidarı parsellemişler, Türkiye bütüncüllükten yoksun bir şekilde yönetiliyordu. Yargı siyasileşmişti. Sayın Recep Tayyip Erdoğan, okul kitaplarında da yer alan bir şiiri meydanlarda okudu diye hapis cezasına çarptırılmıştı. “Türk Milleti adına” karar verdiği varsayılan yargı, parlamentodaki sandalyelerin üçte ikisini kazanan bir partinin liderinin milletvekili olamayacağını ilan etmişti. Böyle bir yargının Türk milleti adına karar verdiğine inanmak zor geliyor. 

 

AKP’nin mağduriyetlerinden gelen ve bunun sözcüsü olacağı iddiasından kaynaklanan çok ciddi umut verdiği günlerdi…

 

AK Parti bunları düzelteceği iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Böyle bir siyasi harekete katılmak bana cazip görünmüştü. Akçakoca’daki akrabalarımı ziyarete gittiğimde yakınlarımın AK Parti’ye girmeme şiddetle karşı olduklarını gördüm. Ablamın kızları “Dayı, senin onların arasında ne işin var. Onlar seni vitrin olarak kullanacaklar. Katılma onlara” diye tepkilerini dile getirdiler. Rahmetli ağabeyimin eşi, “Yaşar, sen o partiye girdikten sonra ağabeyinin mezarının önünden nasıl geçeceksin?” diyerek daha da duygusal bir eleştiri yaptı. 40 yıl diplomasi mesleğinde birlikte görev yaptığım arkadaşlarımdan ilaç için dahi olsa bir kişi, AK Parti’ye katılışımı tasvip etmedi. Sadece bir büyükelçi arkadaşım “Cesaretini çok takdir ediyorum” demek suretiyle bir maceraya atılmak üzere olduğumu ima etti. 

 

AKP, ne olduğu meçhul bir “dava” kelimesinin altında, vaat ettiklerinin tam tersini yapıyor artık…

 

Şimdi 16 yıl sonra geriye baktığım zaman onların doğru teşhis koyduklarını görüyorum. Çünkü beni o tarihte motive edilen ideallerin birer birer kaybolduğuna şahit oluyorum. Meydanlarda şiir okuyan bir siyasi lideri mahkûm eden yargının yerinde şimdi daha da siyasileşmiş bir yargı var. Şiir okuduğu için bir siyasi lideri hapse atan yargının yerine, bir bildiriye imza atmak suretiyle ondan çok daha masum bir eylem gerçekleştiren akademisyenleri hapse atan yargı geldi. Kendisi hakkında yargı süreci başlatan bir yargı mensubunu mahkûm eden yargıç, bir süre sonra, aldığı bu karar nedeniyle mahkemeye çıkarıldı ve mahkûm oldu. Sonra da onu mahkemeye çıkarılanlar hakkında yargı süreci başlatıldı. Böyle bir yalpalama halkın yargıya olan güveninin sarsmaktadır. 

 

Parti Programı’nda yazanları hatırlayan da pek kalmadı…

 

Çeşitli dinlere ve mezheplere eşit uzaklıkta bir parti olacaktık. Bizim kaleme aldığımız parti programında dini referanslara yer vermekten özenle kaçındık. Çünkü AK Parti’nin Türkiye’ye şeriatı geri getireceği yolunda güçlü bir propaganda yürütülüyordu. Parti Programı yayınlandıktan sonra da AK Parti’nin tüm dinlere eşit mesafede olduğu Parti’nin sözcüleri tarafından vurgulu biçimde açıklandı. Fakat zaman içinde bütün dinlere eşit mesafede durmak bir yana, Sünni olmayan Müslümanları dahi dışlayan uygulamalara şahit olduk. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, yakın geçmişte aldığı bir kararla, bu konudaki eksiğimizi kayda geçirdi. Söz konusu karar, cemevlerinin ibadethane sayılamayacağı yolundaki Türk mahkemelerince verilmiş olan kararı bozmaktadır. Başka bir deyişle bu karar, Türkiye sadece dinler arasında değil, ayni din içinde mezhepler arasında da fark gözetildiğini, Alevilerin ibadethanelerinin neresi olacağına cemaatin kendisinin değil Sünnilerin karar vermekte olduklarını ortaya koydu. Bir din veya mezhep mensubunun nereyi ibadethane sayacağının kararı pek tabii ki o din veya mezhebin mensuplarına ait olmalıdır. Nijerya’da görev yaptığım dönemde, ağaca tapan bir animist kabile Baobab ağacının gölgesini, suya tapan başka bir kabile de Ogun nehrini ibadethane olarak görürdü. Bağımsızlıktan sonra Nijerya’nın ilk Başbakanı olan Alhaji Sir Abubakar Tafawa Belewa da, çok dini bütün bir Müslüman olduğu halde, Nijerya’nın laik anayasal düzenine uyarak, animist dinlere mensup bu kabilelerin ibadethane anlayışlarına hiç müdahale etmezdi. Anlaşılan Nijerya’daki laiklik uygulamalarından da öğreneceklerimiz var. 

 

2016’da Nijerya’dan ders alıyoruz…

 

AK Parti’nin kuruluş yıllarında beni en çok cezbeden ilkelerden biri de Parti’nin kolektif akla verdiği önemdi. Bu ilke partinin tüm söylemlerinde vurgulanıyor ve fiilen de uygulanıyordu. Hatta ben Parti’nin Genel Başkan Yardımcısı sıfatımla Merkez Yürütme Kurulu üyesi olduğum yıllarda (2001-2003), kolektif akla bu kadar önem verilmesine gerek olmadığını düşünüyordum. Çünkü Merkez Yürütme Kurulu toplantılarında benim aklıma en fazla yatan çözümleri Sayın Erdoğan öneriyordu. Onun için, Yürütme Kurulunda zaman zaman ipe sapa gelmez önerileri görüşmek için vakit kaybetmek yerine, Sayın Erdoğan’a tek seçici yetkisi verilerek işleri ona bırakmanın daha doğru olacağını önermek gelirdi içimden. Kolektif akla bu kadar önem veren bir parti zamanla kolektif akla en az itibar eden parti haline dönüştü. Bunu partinin yetkili organlarının başındaki arkadaşlarımın karar vermede ne kadar çekingen davrandıklarını gördükçe daha fazla hissettim. 

 

Kurucularından olduğunuz AKP’den neden ihraç edildiniz?

 

İhraç sebebimin tam ne olduğunu ben de anlamış değilim ama Parti Disiplin Kurulu Başkanı değerli dostum Hakkı Köylü tarafından bana gönderilen ve savunmamı isteyen yazıda, “Zaman Gazetesinde yazılar yazmak suretiyle Parti ilkeleriyle bağdaşmayan tutum ve davranış sergilediğiniz iddiasıyla Partiden kesin olarak ihraç edilmeniz talep edilmiştir” deniyordu. Yani partinin hangi ilkeleriyle bağdaşmayan tutum ve davranış sergilediğim belirtilmiyor, sadece Zaman gazetesinde köşe yazısı yazmakta olmam suç sayılıyordu. Bu da yeni bir tür suç tanımı olsa gerek. 

 

Savunma yaptınız mı?

 

Ben de Parti’ye gönderdiğim savunmamda orada yazmaya başlayışımın arka planını anlattım. 

 

Nasıl oldu?

 

Olay şöyle gelişmişti: 2012 yılının başlarında Oxford Üniversitesi’nde Kıdemli Ortak Üye sıfatıyla görev yapıyordum. Bir toplantı için Türkiye’ye geldiğimde, İstanbul-Ankara arasındaki uçakta Sayın Egemen Bağış’la yan yana düştük. Suriye politikamızdaki eksiklikleri dile getirdiğimiz zaman “Ağabey, bunları Başbakan’a niye anlatmıyorsun?” diye sordu. Ben de Oxford’da görevli olduğumu sadece bir toplantı için Türkiye’ye geldiğimi, toplantıdan sonra tekrar görevime dönmek zorunda olduğumu söyledim. Sayın Bağış, bu konudaki düşüncelerimi bir not haline getirip kendisine gönderirsem, Başbakan’a kendisinin sunacağını söyledi. Bunun üzerine Oxford’a dönünce Suriye politikamızdaki eksiklikleri anlatan ve çıkış yolunu gösteren bir sayfalık bir not kaleme alıp Sayın Bağış’a gönderdim. 8-10 gün sonra Sayın Bağış, bana gönderdiği bir e-mail mesajıyla, kendisine ilettiğim notu Bakanlar Kurulu toplantısı sırasında Sayın Başbakan Erdoğan’a tevdi ettiğini bildirdi. Ben bu olayı hemen hemen unutmuştum ki 2013 yılının ilkbahar aylarında Sayın Cumhurbaşkanımıza halen çok yakın çalışan değerli bir arkadaşım Oxford’a telefon ederek beni aradı. Türkiye’nin dış politikasının yurt dışında doğru dürüst anlaşılmadığını, bunu izah edebilecek en salahiyetli şahsın ben olduğumu söyledi ve yurtdışında en çok okunan İngilizce gazete olan Today’s Zaman’da köşe yazıları yazmayı düşünüp düşünmeyeceğimi sordu. O sırada Oxford’daki programım çok yoğun olduğu için buna hemen olumlu cevap veremedim. Sonradan da yine Türkiye’ye yaptığım bir seyahat sırasında Sayın Abdülhamit Bilici Today’s Zaman Gazetesi’nde köşe yazısı yazmayı arzu edip etmeyeceğimi sordu. Ben de bu üç olayı birlikte değerlendirip, Sayın Erdoğan’a gönderdiğim not üzerine Sayın Erdoğan’ın yakın mesai arkadaşlarına benimle temasa geçmelerini istemiş olabileceğini düşündüm. Ve Sayın Erdoğan’ın beklentisi bu olduğuna göre onu karşılamanın da benim için bir görev olduğunu düşündüm ve öneriyi kabul ettim. 

 

Sonra da Today’s Zaman’dan Zaman’a geçtiniz…

 

Today’s Zaman gazetesinde köşe yazısı yazmaya başlayışımın hikâyesi budur. Sonra’dan Today’s Zaman’da çıkan makalelerimdeki bazı fikirlerimin Türkçe gazetelere de iktibas edilmesi üzerine İngilizce basını takip etmeyen tanıdıklarım, neden Türkçe bir gazetede de bu fikirlerimi yazmadığımı sordular ve onların beklentilerine cevap vermek için Zaman’da da köşe yazısı yazmaya başladım. Kısaca Sayın Erdoğan’ın çok yakınındaki bir arkadaşımın teşviki üzerine yapmaya başladığım bir iş, sonradan Parti’den ihraç sebebi olarak karşıma çıkarılmış oldu. Bu söylediklerimi savunmamda aynen yazdım. Ama bu gerekçe ihraç edilmeme engel teşkil etmedi. 

 

Üzgün müsünüz?

 

AK Parti bugünkü durumuna gelmişken, böyle bir partiden ihraç edilmiş olmak beni rahatlattı. Gerçi ihraç kararının kesinleştiğini sadece medyadan öğrendim. Yani bana Parti tarafından resmi bir tebligat yapılmadı. Bunun, bu işi yürüten arkadaşların kuralları bilmeyişinden mi kaynaklandığını yoksa başka bir nedeni mi olduğu bilmiyorum ve merak da etmiyorum. 

 

AKP’nin “komşularla sıfır sorun” politikasından geriye sorun yaşanmayan bir komşu kalmamasını neye bağlıyorsunuz?

 

Ben “Komşularla Sıfır Sorun” politikasını, bir yol haritası olarak değil ulaşılması hedeflenen bir ideal olarak görüyorum. Bu nedenle, bu ideale bağlı kalmaya devam edilmesi gerekir. Pek tabii ki komşularla sorunların sıfıra indirgenebilmesi için karşı tarafın da benzer duygular içinde olması gerekir. Türkiye’nin böyle bir politika benimsemiş olması doğrudur. Ancak komşularla sorunları çözmek için gereken ortamı yaratamamış olması ve bazı hallerde tam tersini yapmış olması bir eksikliktir. 

 

Bir dış politika hamlesi olarak, Ermeni Kıyımı’nın 100. yılında Çanakkale anmalarının tarihini “yalnızca bir seneliğine” değiştirmek neydi? Dış politika böyle yürütülebilir mi?

 

Ermeni sorunu ve Ermenilerin 1915 olaylarını soykırım olarak takdim etme konusundaki çabaları çok eskilere, Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği yıllara kadar gider ve bu alanda çok sistemli bir çaba sarf etmişlerdir. Türkiye, sadece soykırımı reddetmekle yetinmiş, Ermenilerin ileri sürdükleri iddiaları teker teker ele alıp çürütmek imkânı varken bunu, uluslararası camiayı etkileyecek biçimde yapamamıştır. Şu anda bile Ermeni sorunu Türkiye için her yıl 24 Nisan tarihi yaklaşırken alevlenen ve sonra unutulmaya terk edilen bir konu görünümündedir. Çanakkale törenlerinin tarihinin değiştirilmesi suretiyle uluslararası camianın, uzun yıllardan beri yürütülen Ermeni propagandasının önemini azaltabileceğini ihtimal veremiyorum. 

 

Türkiye, Ermeni ve Kürt korkularını nasıl aşacak? Her 24 Nisan’da aynı endişe, PYD’nin”kırmızı çizgi” ilan edilmesi… Bunun üstesinden nasıl gelinecek?
 

Türkiye’nin Ermeni Sorunu ile Kürt sorununu ayrı yürütmesi gerekir. Bu iki konu birbirleriyle irtibatlandırıldığı zaman avantaj karşı tarafa geçecektir. Ermeni sorununun çözümü, bu işi tarihçilere bırakmaktan ve Ermenistan ile onu kullanan Ermeni diasporasını ikna etmekten geçer. Bu konuda Zürih’te iki protokol imza edilmesi suretiyle başlatılan süreç doğru bir girişimdi ancak doğru yönetilemediği için akamete uğradı. Kürt sorunu ise Türkiye için daha önemli bir sorundur. Bu sorunun çözümlenmemesi için Sayın Cumhurbaşkanı çok cesur bir adım atarak Dolmabahçe sürecini başlatmıştı. O sürecin terkedilmesi Türkiye için çok büyük bir kayıp olacaktır. 

 

Kürt sorununda askeri yöntemlere dönüldü yeniden…

 

Şu anda yürütülen ve Kürt sorununu askeri yöntemlerle çözümlemek anlamına gelen yöntem 1980’li yılların ortalarından beri denenmekte idi. Türkiye o yöntemle bir yere varılamayacağını anlayarak Dolmabahçe sürecini başlatmıştı. Şimdi tekrar eski askeri çözüm yöntemine dönmek bu açıdan izahı zor bir durumdur. “Sonuncu PKK teröristini de imha edinceye kadar” masaya oturmaktan imtina etmenin mümkün olabileceğini sanmıyorum. Kuzey İrlanda’da, Bask sorununda ve Güney Afrika’da sorun masa başında çözümlendi. Zaten şimdiki askeri yöntemlerle PKK’yı yok etme çabası nereye kadar devam edecekse o aşamada yine sorun masa başında çözümlenecektir. Öyleyse, güvenlik güçlerimizin, sivil halkımızın ve fiziki altyapımızın daha fazla zarar görmemesi için bir an önce Dolmabahçe sürecinin yeniden canlandırılmasının en doğru yol olacağı kanısındayım. 

 

Bu meselenin öncesi de var…

 

Evet, bundan 40-50 yıl öncesinde Kürt davasının hangi aşamada olduğunu hatırlamamızda yarar var. O tarihte Kürt sorunu için müzakereler başlatılabilmiş olsa idi, bugün istenenden çok daha az tavizle bu sorun çözülebilirdi. Eğer sorunu şimdi çözümleyemezsek, gelecekte, daha büyük fedakârlıklara katlanmak zorunda kalacağımızdan endişe ediyorum. Bu nedenle, bu konunun geciktirilmeye hiç tahammülü olmadığı düşüncesindeyim.

 

PYD ile PKK için ne söylemek istersiniz? Sizce aynı şey mi ikisi?

 

PYD’nin PKK ile yakın ilişkisi olduğu kesindir. Ancak bu gerekçeyi ileri sürerek ABD’yi PYD’ye yardım etmekten caydırmak pek kolay değildir. Çünkü ABD’nin IŞİD’le mücadelede en güvendiği müttefiki PYD ve onun askeri kanadı olan YPG’dir.  Türkiye’nin yapması gereken şey PYD’yi dışlamak değil, aksine onu kendisini mümkün olduğu kadar yakın tutmaktır. Türkiye, Kuzey Irak’taki Kürtlerle nasıl karşılıklı çıkara dayanan bir ilişkiler manzumesi oluşturmayı başardıysa benzer ilişkileri PYD ile de başarabilmelidir. Bugün PYD’yi destekleyen ABD er veya geç bölgeden çekilecektir. Rusya, Suriye’ye yerleşmeye çaba sarf ediyor ama bu amacının ne ölçüde gerçekleşeceğini bilmiyoruz. Bu nedenle PYD’nin ve onun temsil ettiği Kuzey Suriye’deki Kürtlerin kaderi Türkiye’nin kaderi ile birdir. Türkiye ve Kürtler şimdiki yerlerinde kalacaklardır. Türkiye’nin Nusaybin kenti ve Suriye’nin Kamışlı kenti bir kentin iki mahallesi gibidir. Aileler akrabadır. Aynı coğrafyanın insanlarıdır. Her şeyleri birbirlerine bağımlıdır. Böyle iki halkın kaderlerinin birbirine bağlı olduğunu Türkiye’nin PYD’ye anlatabilmesi gerekir. Türkiye PYD’yi dışlamak suretiyle onu ABD’nin ve daha da vahimi Rusya’nın kucağına itmektedir. 


-Türkiye'nin IŞİD'e yaklaşımının dünü ile bugününü nasıl yorumluyorsunuz?

 

Türkiye başlangıçta IŞİD’in kendisine bir zarar vermeyeceğini düşündü. Çünkü koyu bir Sünni hareket olan IŞİD’in Sünni İslam’ın bir rüknü olan Türkiye’yi hedef olarak görmesinin makul bir gerekçesi olmadığını düşündü. Fakat bize makul görünen her şey terör örgütüne de aynı şekilde makul görünmeyebiliyor. Nitekim Haziran 2014’te IŞİD bir saldırı ile Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nu ele geçirdi ve 49 Konsolosluk mensubunu 101 gün süreyle rehin tuttu. Musul Konsolosluğu olayı çözüme kavuşturulduktan sonra Türkiye IŞİD’in artık kendisine bir kez daha zarar vermeyeceği şeklinde bir değerlendirme yapmış olsa gerek ki, ulusal ve uluslararası medyada yer alan haberlere göre IŞİD’li savaşçıların, Türkiye’den Suriye’ye girip çıkma konusunda Türkiye’nin yardımından değilse bile hoşgörüsünden geniş ölçüde yararlandığını ortaya koymaktadır. Bu durum IŞİD’in Kilis’e füze ile saldırmaya başlamasından sonra yeni bir aşamaya ulaştı. Türkiye’nin bu saldırılardan sonra IŞİD’e karşı müsamahakâr davranmasının mümkün olamayacağı kanısındayım. 


Bugün oradan dönüş mümkün mü? Türkiye'nin hareket kabiliyeti var mı?

 

Türkiye’nin Suriye politikasını arazideki realitelere uyarlamak için şu sıralarda altından bir fırsat var. O da Türkiye’de yeni bir hükümet kuruluyor olmasıdır. Her yeni Başbakan, yeni bir hükümet programı veya hükümet politikası demektir. Sayın Davutoğlu Dışişleri Bakanlığı’ndan Başbakanlığa geldiği için onun Başbakanlığa gelmesi nedeniyle dış politikada değişiklik yapmak zor olurdu. Hâlbuki şimdi yeni bir Başbakanın yeni bir hükümet programıyla ortaya çıkması ve o programda dış politika ile ilgili çeşitli konularda olduğu gibi, Suriye politikasında da rota düzeltmelerine gidilmesi hem mümkündür hem de çok kolaydır. Suriye politikamızın Türkiye’ye verdiği zararı Sayın Cumhurbaşkanımızın ve yeni Başbakanımızın bilmiyor olması ve Suriye politikamızın kamuoyu tarafından ne kadar az desteklendiğinden haberdar olmaması mümkün değildir. Böyle bir ortamda, kamuoyu karşısında herhangi bir af dileyici üsluba da gerek kalmaksızın, yeni hükümet programının Suriye’de arazideki gerçeklere uygun bir politika benimsenmesi Türkiye’yi büyük bir yükten kurtaracak ve belki Türkiye’nin uluslararası camiada irtifa kaybetme sürecini de durdurulabilecektir. 

 

Ne yapılmalı?

 

Bunun için atılabilecek cesur adımlardan biri Türkiye’nin Beşşar Esed’i devirme politikasına takılı kalmaktan kendisini kurtarmasıdır. Suudi Arabistan ve Katar dışındaki uluslararası camia şu anda geçiş döneminin Beşşar Esed’li olmasına rıza göstermiş duruma gelmiştir. Geçiş dönemi tamamlandıktan sonra ne olacağı da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararında belirtilmiştir. Karar Suriye’de kimin devlet başkanı olacağı konusundaki tercihin Suriye halkına ait olduğunu söylüyor. Bu karar Türkiye için de bağlayıcıdır. Türkiye’nin bir yandan “Suriye’de kimin Cumhurbaşkanı olacağına Suriye halkı karar verecektir” dedikten sonra, öte yandan da Birleşmiş Milletler gözetiminde yapılacak bir seçimde Suriye halkı yine Beşşar Esed’le devam etmeye karar verirse, Türkiye’nin bu kararı tanımaması bir çelişki olacaktır. Bu nedenle Türkiye’nin, geçiş döneminden sonra Suriye’yi kimin yöneteceği konusunda şimdiden bir tutum benimseyip sonra yine o konumundan rücu etmek zorunda kalmaması için, geçiş döneminin başarılı bir şekilde tamamlanmasına yoğunlaşması, ondan sonra ne olacağını da Suriye halkına bırakması gerekir. Zaten Türkiye ille de Beşşar Esed’le olmaz tutumunda direndiği halde, Suriye halkı Esed’i seçerse Türkiye’nin kriz sonrası Suriye’si ile ilişkilerini düzeltmesi de zorlaşır. 

 

Mülteciler de ayrı bir konu artık… Onların AB'ye karşı koz olarak kullanıldığını düşünüyor musunuz?

 

Mülteciler krizi Sayın Davutoğlu tarafından Türkiye’nin çıkarları ile AB’nin çıkarları arasında mümkün olan en dengeli çerçeveye oturtulmuştu. Mülteciler sorunu ile irtibatlı olan Schengen vizesi konusunda Türkiye, kendisinden beklenen 72 koşuldan beşini ve özellikle Terörle Mücadele yasasındaki terör tanımını daraltması koşulunu yerine getiremeyeceğini belirtince anlaşmanın geleceği belirsizliğe düştü. Sayın Cumhurbaşkanımızın bu konuda, “Biz yolumuza gidelim, siz de yolunuza” demek suretiyle bu konudaki kararlığını güçlü ifadelerle vurgulaması, anlaşmazlığa tuz biber ekti. Türkiye bir yandan PKK, bir yandan IŞİD tehdidi ile bu kadar büyük bir sıkıntılar içindeyken terör tanımını daraltamayacağını ifade etmektedir. Burada biraz durup konuya bir adım geriden bakalım. Avrupa Birliği’nin amacı Türkiye’nin terörle mücadelesini zorlaştırmak değildir. AB, Türkiye’den, eli silahlı PKK veya IŞİD teröristi ile bir bildiri imzaladığı için terörist olarak tanımlanan bir akademisyeni ayni kapsama sokmamasını istiyor. Aslında Türkiye, bu işi, AB talep etmeden kendiliğinden yapsa terörle mücadelesi muhtemelen daha da kolaylaşacaktır. Nitekim birçok ülke bunu yaptığı için terörle mücadelede daha başarılı olmuştur.  

 

AB, Türkiye için neyi temsil etmektedir? AB'ye "sen yoluna biz yolumuza" kostaklanması bir sonuç verir mi?

 

Benim gözümde Türkiye’nin AB’ye katılma süreci, Cumhuriyetin ilanından sonraki en önemli çağdaşlaşma sürecidir. AB ülkelerinin karşısında diklenerek bir amaca ulaşmaya çalışmak olumsuz sonuç verir ve AB bünyesindeki çeşitli Türkiye karşıtı çevrelere Türkiye’nin katılım sürecini zorlaştırmak için yeni bahaneler verir.  

 


Vize muafiyeti hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Nasıl olabilir, neler yapılmalı?

 

Vize muafiyeti anlaşmasının yürürlüğe girmesi şimdilik biraz ertelenmiş gibi görünmektedir. Eğer 72 kriterin tamamı yerine getirilmiş olsaydı anlaşma haziran başında yürürlüğe girecekti. Şimdi en erken ekim ayında girebilecektir. Gerçi Sayın Cumhurbaşkanımız geçen yılın ilkbahar aylarında varılan bir anlaşma uyarınca vize anlaşmasının 2016 Ekim ayında yürürlüğe girmesinin zaten kararlaştırılmış olduğunu, sonradan Sayın Davutoğlu tarafından yapılan anlaşma ile bu yürürlük tarihinin ekimden hazirana alınması karşılığında 72 koşulun eklendiğini ifade etmiştir. Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanımıza yanlış bilgi verilmiş olduğu anlaşılmaktadır. “Türkiye’nin tüm kriterleri yerine getirmesi” sonradan getirilmiş bir koşul değildir. Bu koşul, anlaşmanın Ekimde yürürlüğe girmesi halinde de geçerli idi. Avrupa Parlamentosu, tüm kriterler yerine getirilmediği takdirde vize anlaşmasının onaylanması konusunun gündeme alınmayacağı yolunda bir açıklama yapmıştır. Tüm bu açıklamalar karşılıklı restleşmeler haline dönüşme istidadı göstermektedir. Türkiye’nin yıllar yılı sabırsızlıkla beklediği vizesiz seyahat gibi bir konuda bu kadar uzun bir yol kat edilmişken, buradan geri dönmek kamuoyunu hayal kırıklığına uğratacaktır. Bunun da bir siyasi faturası olacaktır. Hükümetin bu faturayı ödemeyi göze alıp almayacağını zaman gösterecektir.

 

Daha önce en ağır hakaretler edilen İsrail şimdi en sıkı dostumuz oldu. Bu bile başlı başına bir çelişki değil mi?

 

İsrail’le ilişkilerin normalleşme yoluna girmesi olumlu bir gelişmedir. Türkiye ile İsrail arasında çok geniş işbirliği imkânları vardır. Duygusal nedenlerle bu imkânları harekete geçirmekte çekingen davranmak her iki tarafa da zarar verir. Defalarca çözümün çok yakın olduğunun söylenmesine rağmen normalleşmenin bir türlü gerçekleşmemesi halen çözümlenememiş pürüzlerin mevcut olabileceğini düşündürmektedir.  

 

Bülent Arınç’ın konuşmaları engelleniyor, siz partiden ihraç ediliyorsunuz, Hüseyin Çelik muhalif yazılar yazıyor… AKP, nereye gidiyor?

 

Bir siyasi partinin ideolojisinin zaman içinde evrim göstermesinin yadırganacak bir yönü yoktur. Doğru olan, bu evrimin, hem ülkenin hem de partinin yararına olmasıdır. 1 Kasım 2015 seçimlerine kadar olan evrimin partinin yararına tecelli ettiği seçim sonuçlarından anlaşılmaktadır. Çeşitli tarafsız uluslararası kuruluşların yaptıkları değerlendirmelerde Türkiye’nin demokratikleşmede veya temel hak ve özgürlüklerden yararlanmada yerinin sürekli olarak geriye doğru kayması, bu alanlarda başarısız olduğunu ortaya koymaktadır. 

 

Yeni Başbakan için ne düşünüyorsunuz? “Düşük profil” ne demektir?

 

Yeni Başbakan seçiminde hem Sayın Cumhurbaşkanımızın hem de Başbakanımızın Davutoğlu olayından dersler çıkarmış olduğunu farz etmemiz gerekir. Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Davutoğlu kadar inisiyatif alan birini işaret etmekle o tarihte yanlış yaptığını kabul etmiş olmaktadır. Dolayısıyla bu kez Sayın Yıldırım’ı seçmekle onu bu kritere uygun bulmuş olsa gerekir. Öte yandan da Sayın Yıldırım’ın da, Sayın Davutoğlu’nun durumuna düşmemek için ders çıkarmış olduğunu farz edebiliriz. En azından bu ikili ders çıkarma sonucunda bu yeni dönemde Sayın Cumhurbaşkanı ile Sayın Başbakanın daha uyumlu çalışmaları beklenebilir. 

 

KAYNAK: HABERDAR

 

0 0
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha