• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Şiddet tekeli

NADİR ULUS

NADİR ULUS

23 Kasım 2016 Çarşamba 18:24
0 0

NADİR ULUS | HABERDAR

 

İnsanların bağımsız bireyler olarak yaşamak yerine bir araya gelerek devlet kurmalarının temelindeki amaçlardan biri de, suçluları cezalandırmak amacıyla şiddet kullanma yetkisini tek elde toplamaktır. Buna siyaset teorisinde “şiddet kullanma tekeli” denir. Şiddet uygulama yetkisi belirli kurallar dahilinde ve yalnızca devlet eliyle kullanılır. Dolayısıyla haksızlığa uğradığını düşünen kişi bu durumu kendi eliyle düzeltmeye çalışmak yerine devlete başvurur, devlet de başvuru sahibinin gerçekten haksızlığa uğramış olduğunu kolluk ve yargı eliyle teyit eder ve gerekli cezayı şiddet erki (yakalama, gözaltında tutma, tutuklama, gerektiği takdirde de zor ve silah kullanma) aracılığıyla verir. Hukuk devleti ilkesine göre hareket eden tüm devletlerde işler bu şekilde yürür. Ancak 15 Temmuz 2016’dan itibaren yaşananlar, Türkiye’deki mevcut durumun farklı bir vaziyet aldığını göstermektedir.

 

15 Temmuz’da yaşanan kalkışma girişiminin arkasında kim olursa olsun, darbe yaparak mevcut Hükümet’i ya da Anayasal Kurumları çalışamaz hale getirmeyi amaçlayan suçluların karşısına - şiddet kullanma erkinin yegane sahibi olan - devletin çıkması gerekirdi. Devletin silahlandırdığı bazı askerlerin ellerindeki silah ya da tankları görev tanımları dışında kullanmak suretiyle suç işledikleri o anda, devletin şiddet kullanma erkini temsil eden diğer askerler ve polisler eliyle bu suçluların yakalanması, direnmeleri halinde silah kullanılması ve darbecilerin yargı erkinin önüne çıkarılması gerekirdi. Ama ne yazık ki öyle olmadı. Devletimizi yönetenler, suç işleyen darbecileri, kendi emirleri altındaki asker/polis ile değil de şiddet uygulama yetkisi ve silah kullanma eğitimi olmayan sivil halk aracılığıyla yakalatmayı ve cezalandırmayı tercih etti. Bu olayı, ani gelişen bir halk refleksinin tezahürü şeklinde değerlendirmek saflık olacağı gibi, şiddet kullanma erkini yalnızca kendi elinde tutması nedeniyle adına devlet denen yapının, bu yetkiyi 15 Temmuz’da başkalarına devretmesi mazur görülemez.

 

15 Temmuz gecesi sokağa çıkan halkımızın imza attığı kahramanlıkları hepimiz defalarca izledik ve okuduk. Tankların altına yatan, paletlerine parke taşı koyan ya da egzoz borularına kıyafet tıkayan vatandaşımızın cesareti ve başarısı sayesinde darbenin engellendiğini öğrendik. “Bunu başarmak için 241 şehit verdik ama ne yapalım darbeyi engellemenin tek çaresi buydu” denildi. Oysaki kendisine karşı şiddet uygulamaya kalkanlara karşı koymakla görevli olan devletin, darbeyi bastırmak için görevlendirebileceği profesyonelleri vardı elinin altında. 

 

Şöyle bir düşünelim. O gün savaşa girmiş olsaydık ve savaşın patladığı ilk anda ordumuzun bir kısmı düşmanın eline geçmiş olsaydı, topraklarımız üzerinde yürüyecek düşman tanklarını durdurmak için halkımızın sokağa çağırmaktan başka çaremiz yok muydu? Yerlerdeki parke taşlarını, üzerimizdeki kıyafetlerimizi kullanarak ya da önlerine yatarak düşman tanklarını durdurmaya çalışmaktan daha profesyonel bir şekilde karşı koyamaz mıyız? Düşman askerini ellerimizdeki kemerler ya da demir çubuklar yerine kolluk güçlerinin elindeki silahlarla rehin alamaz mıydık? Esir aldığımız düşman askerlerini kemerlerimizle dövmek ya da köprüden mi atmak yerine savaş hukukuna göre yargılayamaz mıydık? Sizce bu tarz bir sivil ve amatör müdahalelerle düşman tankını ya da askerini durdurmak zor olmaz mıydı?

 

Bu sorulara farklı cevaplar verebiliriz. Ancak şu kesin ki devletimiz ve ordumuz, gücünün bir kısmını o anda kullanamıyor olsa dahi, bu tarz bir saldırı karşısında kendisini korumak için yeterli donanıma sahiptir. Benzer askeri senaryolar üzerinde çalışılmış, gerekli tatbikatlar yapılmıştır. Ülkemize düşman askerinin girmesi durumunda onları nasıl durdurmaları gerektiği konusunda askerlerimiz profesyonelce eğitilirler. Düşman tanklarına karşı kullanmak üzere ordumuzun envanterinde anti-tank ya da zırh delici füzeler mevcuttur. Kaldı ki öyle bir durumda askerimizi düşman tanklarına yaklaştırmaya dahi ihtiyaç duymadan hava kuvvetlerimiz aracılığıyla müdahale edilebilir. 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanlığı Sarayı önündeki bir aracı tam isabetle vuran bir F-16’nın, gerek duyulması halinde düşman ya da darbeciler tarafından kullanılan tankları vuramayacağı düşünülemez. 

 

Bir de savaş hukuku konusu var. Düşman ordusu ile savaş halinde iken dahi savaş hukukunun dışına çıkamazsınız. Elinde silah olmayan düşmana ne ateş edebilir ne de kemer vb. cisimlerle vuramazsınız. Bu kuralları hiçe sayıp savaş suçu işlerseniz, savaşı kesin bir şekilde kazansanız dahi hem ülke hem de şahıs olarak uluslararası savaş/ceza mahkemelerinde yargılanırsınız. Meşhur “Sırp Kasabı”nın Bosna savaşında yaptığı hukuksuz işlerden onlarca yıl sonra hüküm giydiği gibi siz de mahkum edilirsiniz. 

 

Şiddet kullanma erki bu sebeplerden dolayı yalnızca devlete verilmiştir. Suç işleyeni, kendisine karşı silah kullananı ya da ülkesini işgal edeni durdurmak ve cezalandırmakla görevli olan devlet, bunu başarabilmek için profesyonel ordu ve polis istihdam eder. Devletin tekelinde bulunan şiddet kullanma yetkisinin sahadaki icracısı olan asker/polis profesyonel olarak eğitilmiştir. Dolayısıyla devlet adına şiddet veya silah kullanırken hem kendisini nasıl koruyacağını hem de ileride kendi şahsını veya devletini “suçlu” duruma düşürecek eylemlerden kaçınması gerektiğini bilir.

 

Şimdi dönelim 15 Temmuz günü ülkemizde yaşananlara. Darbeciler tankları ve ellerinde silah olan askerleri sokaklara sürdüğünde, Devletin en tepesindeki isim olan Cumhurbaşkanı tarafından onları durdurmakla görevlendirilen halk, bu görevini yerine getirebilmek için gerekli eğitim ve silaha sahip miydi? Normal hayatlarında işçi, öğretmen, esnaf olan insanlar kendilerine bir anda verilen “darbecileri durdurma görevini” yerine getirmeye çalışırken bu işin asıl görevlileri olan asker/polis gibi profesyonel davranabildiler mi acaba? Yani darbecileri durdururken kendi canlarına da herhangi bir zarar gelmesin diye gerekli güvenlik tedbirleri dahilinde hareket edebildiler mi? Ya da suçlu darbecileri ele geçirdiklerinde, ileride kendilerinin ya da devletlerinin savaş suçu işlemekten mahkum edilmesine fırsat vermemek için hukuka uygun davranabildiler mi? Bu şekilde hareket edemediler ise; darbecilere amatör bir şekilde müdahale edilmesi neticesinde yaşanan 241 can kaybı ve ele geçirilen darbeci askerlere yapılan hukuksuz müdahaleler nedeniyle, söz konusu fiilleri işleyen halk kadar onlara bu görevi veren Devlet de suçlu değil midir?

 

Darbe zaten asker eliyle gerçekleştirildiği için, devletin şiddet uygulama araçlarının 15 Temmuz gecesinde darbecilerin eline geçtiği ve eli kolu bağlandığı için devletin halka müracaat ettiği düşünülebilir. Bu varsayım ilk bakışta makul görünse bile ordumuzun o geceki durumuna yakından bakıldığında doğru olmadığı anlaşılacaktır. Ülke genelindeki askeri birliklerin büyük kısmı darbeye katılmamıştır. İstanbul’un güvenliğinden sorumlu 1. Ordu’nun da ilk andan itibaren Cumhurbaşkanının yanında yer aldığı düşünüldüğünde, 15 Temmuz gecesi İstanbul’da yaşanan karışıklığı bastırmak için devletin yeterli miktarda güce, askere, silaha ve tanka sahip olduğu anlaşılacaktır. 

 

Dolayısıyla, Sn. Cumhurbaşkanın o gece yaptığı çağrıda halkı sokağa çağırmak yerine, devlete sadakatini muhafaza eden ve çoğunluğu kışlasında olan askerleri Başkomutan sıfatıyla görevlendirmesi, devlet olmanın gereklerine uygun olurdu. Bu tercih edilseydi, söz konusu talimat verildiği anda kışlalarında beklemekte olan askerler, birlik komutanlarının emir-komuta zinciri altında hareket ederek darbecilere profesyonel bir müdahale gerçekleştirebilirlerdi. Gerekirse yabancı bir devletin ordusuna karşı savaşıyormuşçasına darbecilere savaş uçakları ve tanklarla karşı gelinirdi ama sivil halk öne sürülmemiş olurdu. Savaşı o mesleğin gerçek sahibine, profesyonel savaşçılara bırakmış olurduk. Böylece hem 241 şehidin ve sivil yaralanmaların önüne geçilir, zayiat çok daha düşük seviyelerde tutulurdu hem de silahlarını bırakan darbeci askerlere ve masum erlere karşı işkence ve dayak benzeri suçları işlenmezdi.

 

İleride bir gün darbe değil de askerlerin de içinde yer aldığı geniş çaplı bir yağmalama yaşandığını varsayalım. O zaman biz devleti ve ilgili organlarını göreve çağırmak yerine yine halktan mı yardım isteyeceğiz? Yağmacıları polise değil de halka mı tutuklatacağız? Ya da onların cezasını vermek için belimizdeki kemerlere mi uzanacağız? Böyle bir düşünce saçma ya da komik geliyor olabilir. Ama iktidar partisi üyesi bir milletvekili geçtiğimiz günlerde aynen böyle bir hareket tarzını onayladığını hatta muteber gördüğünü meclis kürsüsünden ilan etti. AKP İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık, kişisel Twitter hesabından yaptığı paylaşımda: “Devlet büyüklerimizden birine suikast girişiminde bulunulursa, halk FETÖ ve PKK’lıları cezalandırmak için cezaevlerine gidebilir.” dedi. Gördüğünüz gibi, ilk başta akla çok uzak gelen yağmalama örneği ile Sayın Milletvekilinin öne sürdüğü suikast iddiası arasında hiçbir fark yok.  Aslında Sayın Milletvekilimize sormak lazım: olası bir geniş çaplı yağma durumunda, 155’i aramak yerine halka çağrıda bulunup ellerimize alacağımız kemer vb. cisimlerle yağmacıları kovalamamızı mı tavsiye eder?

 

Yazımızın başına dönecek olursak, şiddet kullanma yetkisinin tekel olarak devlete verilmesine: 15 Temmuz gecesi söz konusu yetkisini halkına devreden devlet, işlenen suçlar ve yaşanan kayıplardan en az darbeciler kadar suçludur. İşin diğer bir boyutu da tekelindeki şiddet kullanma yetkisini başka bir güce devreden devlet, meşruiyetini yitirmiş, devlet olma özelliğini kaybetmiştir.

 

Milletvekilimizin bu açıklaması ile yaptığı normalleştirmeden ne anlıyoruz? Devlet büyüklerimizden birisine suikast girişiminde bulunulursa, bu eylemi işleyen kişiyi tespit etmek, yakalamak ya da etkisiz hale getirmek artık devlet erkanının etrafındaki koruma ordusunun ya da polislerimizin değil halkımızın görevi. Ve bu görev orada da kalmıyor, söz konusu suikast suçunun azmettiricisini araştırıp bulmak da kolluk güçlerine ya da savcılar yerine bizim halkımıza veriliyor, ancak burada bir fark var: Milletvekilimiz halkımızın işini kolaylaştırmak için araştırma sonucunda ulaşılması gereken failleri baştan söylüyor: hapishanelerdeki FETÖ ve PKK mahkumları. Gerçi FETÖ iddiasıyla tutuklananlar henüz darbe suçundan henüz hüküm giymiş değiller ama olsun. 15 Temmuz sonrası oluşan yeni devlet düzenine uygun bir şekilde, muhtemel suikast eyleminin arkasındaki faillerin onlar olduğunu halkımız –sayın milletvekilimizin de yardımlarıyla- şimdiden tespit etti. Bu noktada sadece şiddet kullanma yetkisi değil yargı erki de halka devredilmiş oluyor. Demek ki Sayın Vekilimiz halkımızın, 15 Temmuz sonrası hukuka uygun karar alma açısından yerlerde sürünen bir performans sergileyen hakim-savcılardan dahi iyi bir yargılama yapacağını düşünmüş. 

 

Şimdi gelelim devletin tekelinde olan şiddet kullanma eyleminin son aşamasına. Devlet büyüğümüze muhtemel suikast girişiminde bulunan bu hainler tabii ki cezasız kalmayacak. Nasılsa 15 Temmuz’dan beri şiddet uygulama yetkisi devletin en tepesi tarafından halkımıza devredildiğine göre hapishanelere gidip bu suçluları cezalandırmak da yine halkımıza kalıyor. Burada ufak bir sorun var: Şiddet tekelinin sahibi olmasından dolayı suçluları hapse atma yetkisini elinde bulunduran devlet, hapishanelerdeki mahkumların can güvenliği ve beden bütünlüğünden de sorumlu olduğu için cezaevleri güvenlik güçleri tarafından en üst düzeyde korunuyor. Ne olacak şimdi? Devleti temsilen cezaevlerini koruyan askerler, şiddet kullanma yetkisini son 4 aydır eline geçirmiş olan halkla karşı karşıya mı gelecek? Ya da Milletvekilimizin açıklaması üzerinden dolaylı bir biçimde talimatlandırılan askerlerimiz, şiddet yetkisinin yeni sahibi olan halkımıza yol vererek hapishanelerdeki mahkumların canına kastedilmesini seyretmekle mi yetinecek? 

 

Bu soru karşısında siyaset bilimi çaresiz kalıyor. Çünkü devlet teorisinde şiddet kullanma yetkisi tekel olarak devletin elindedir ve hiçbir şartla halka ya da başka bir güce devredilemez. Darbe ya da başka bir etken nedeniyle şiddet kullanma yetkisinin devredildiği yerde devlet de meşruiyetini yitirmiştir. Yani ortada devlet kalmamıştır. Kaldı ki darbecilerin karşısına darbeye katılmayan asker ve polisler yerine halkın sürülmesi o geceki panik halinde kabul edilebilir olabileceği saflığına kapılsak dahi, devlet büyüklerine karşı olası bir suikastta yine halkın şiddet kullanmaya yönlendirilmek istenmesi, devletin en tepesindeki isim ve partisinin, devlet olma iddiasından vazgeçtiğini göstermektedir. 

 

Devlet olma vasfını yitiren bir yapı ise bundan sonra atacağı her adımda keyfi bir yaklaşım içerisine girebilir. Artık aracınızla giderken evrakınızı kontrol etmek için sizi durduran kişinin, resmi üniformalı polis yerine mahallenizdeki AKP teşkilatına kaydolmuş bir genç olmayacağına kimse garanti veremez. Ya da evinizi aramak için mahkeme kararı çıkarıldığında, kapınıza polis yerine size karşı düşmanlık besleyen ya da evinizde ne olduğunu merak eden bir akrabanızın gelmeyeceğine kimse garanti veremez.  

 

Sözün özü; 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında sahip olduğu şiddet kullanma tekeline sahip çıkamayan ya da – bizzat en tepeden gelen talimat doğrultusunda – bu görevi halkına devrederek, şiddet uygulama tekeline sahip çıkmak istemeyen devlet, devlet olma vasfını yitirmiştir. Bu yapıya artık devlet denmez. 

 

İşin acı tarafı da, bu toprakların aynı senaryoya daha önce şahitlik etmiş olması. Devletin tekelinde olması gereken şiddet kullanma yetkisi, bundan 40 sene önce yine halkın eline geçiyordu. Mahallesini karşıt görüşlü gruplardan koruması gerektiğini düşünen sağcı ve solcu gençler, kurdukları barikatlarda ellerinde silahlarla tuttukları nöbetlerin, 12 Eylül 1980 darbesine zemin hazırladığını anladıklarında iş işten geçmiş ve çok sayıda fidan toprağa düşmüştü. Kenan Evren 12 Eylül darbesinin zamanını nasıl belirlediniz diye sorulduğunda “şartların olgunlaşmasını bekledik” demişti. Şimdi ise aynı senaryo bu sefer tersten oynanıyor. Önce darbe yapıldı sonra halk şiddete sürükleniyor. Bakalım bu sefer kimler neyin olgunlaşmasını bekliyor?

 

NADİR ULUS | HABERDAR

YAZARIN DİĞER YAZILARI
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha