• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Suriye’deki Kimyasal Saldırı ve Türkiye’ye Dönen Bumerang

NADİR ULUS

NADİR ULUS

8 Nisan 2017 Cumartesi 16:38
0 0

Suriye'nin İdlib’e bağlı Han Şeyhun kasabasındaki sivillere yönelik kimyasal saldırısı ve sonrasında basında yer alan fotoğraflar tüm dünyada yankı uyandırdı.

 

Aslında Suriye’de daha önce de kimyasal saldırılar yapılmıştı. 2013’te Guta’da yapılan saldırı 1000 civarında insanın ölümüne yol açmıştı. O zaman da Obama Yönetimi ilk anda çok sert tepki vermiş ancak birkaç gün içinde tepkisinin dozu düşürülmüş ve olaya BM üzerinden müdahil olunmuştu. Bu sefer durumu öncekinden çok farklı kılan faktör ABD Başkanı Trump. İç politikada iyice sıkışmış olan Trump bu saldırıyı, kendisine Suriye üzerinden alan açmak için iyi bir fırsat olarak gördü ve henüz olay sıcaklığını korurken harekete geçti.

 

Suriye’de Doğrudan Müdahale Uzak İhtimal

 

Trump yönetimince Suriye askeri üssüne atılan füzeler hem Esad’a hem de Putin’e yönelik en net ve sert tepkiydi. Buna karşın Trump’ın bu tepkinin devamını aynı şiddette sürdürmesi ve Suriye’ye doğrudan bir askeri müdahaleye yönelmesi de çok olası değil. Onun yerine Putin ve Esad’ı “sahada ben de varım” diyerek uyarmakla şimdilik yetinmesi ve kimyasal saldırı nedeniyle oluşan uluslararası tepkiyi Esad ve Putin’in üzerinde sallanan “Demokles’in kılıcı” gibi kullanması daha olası. ABD’nin bu hamlesini bir ileri safhaya taşımaması halinde de Putin’in BMGK nezdinde yaptığı başvuru ve saldırı aleyhinde beyanatlarla yetinerek kulağının üstüne yatmayı tercih etmesi muhtemel.

 

Trump: “Esad’a Karşı Bakışım Değişti”

 

Kimyasal saldırı nedeniyle hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını görünce Trump’ın Esad’a bakışının değiştiği açıklandı. Romantik mesajlar içeren pazarlama amaçlı bu açıklamanın ne kadar gerçekçi olduğunu önümüzdeki günlerde göreceğiz. ABD’nin füze saldırısının anlaşılabilir olduğunu açıklayan Merkel’in: “bu kimyasal saldırıdan tek başına sorumlu olan Esad rejimine son verilmesi gerektiği” yönündeki beyanatları da, gelişmelerin Esad aleyhine yön alabileceği ihtimalini masada tutuyor. Suriye’nin Kuzeyindeki Kürt devletini önceliği olarak ilan eden Trump da, babasından beri Kürtlere karşı kronik bir nefret besleyen Esad’ı gönderip, uzun vadede Kuzeydeki Kürtlerle daha iyi geçinecek bir lideri Suriye’nin başına getirmek için, bu saldırıyı koz olarak kullanabilir.

 

Asıl Mesaj İran’a

 

Diğer yandan bu füzeler üzerinden verilen mesajın asıl muhatabının İran olduğu da söylenebilir. Füze saldırısına tepki veren dört ülke var: Suriye, Rusya, Çin ve İran. Trump saldırısından Putin’i ve onun üzerinden Esad’ı bilgilendirdiği gibi füze saldırısının hemen öncesinde Çin Devlet Başkanı ile yediği yemek esnasında da olayı birinci ağızdan ifade etme şansı bulmuştur. İran’a yönelikse herhangi bir yumuşatıcı açıklama yapılmadı. ABD’nin Suriye’nin Kuzeyinde oluşturmak istediği Kürt devletinin bağımsızlığı önünde tek engel İran kaldı. İran’ın Suriye’deki varlığından rahatsız olan ABD, daha önce İran Devrim Muhafızları Ordusu’nca da kullanılan Şayrat Hava Üssü’ne gönderdiği füzelerle İran’a gerekli mesajı vermiş oldu.

 

Kimyasal Saldırının Kaynağına Dair Soru İşaretleri

 

 

2013 yılında Suriye’nin Guta kentinde atılan kimyasal saldırıda sarin gazı kullanıldığının netleşmesi üzerine gözler bölgede yapılacak araştırmaya çevrilmişti. Çünkü Suriye ordusunun envanterinde sarin gazı yer almıyordu.

 

BM Kimyasal Silah Araştırma Komisyonu’nun Suriye’ye giderek yerinde inceleme yapması neticesinde de söz konusu sarin gazının muhalifler tarafından kullanıldığı belgelenmiş oldu. Bu sefer, böyle bir araştırma yapılması beklenmeden ilk akla gelen zanlıya cezası verilmiş oldu. Saldırının Esad güçleri tarafından yapıldığını inandırıcı kılmak için görgü tanıklarının havadan gelen kimyasal silahları gördüğüne dair beyanatlar basına verildi.

 

Ama kimyasal saldırı havadan atıldığında gözle görülebilecek bir şey değildi. Kimyasal saldırıya neden olan hava harekatı için Putin ve Esad: İdlib’deki muhaliflere ait bir cephaneliğe ateş açıldığını, bu saldırı neticesinde muhalifler tarafından Irak’ta kullanılmak üzere söz konusu cephanelikte bekletilen bazı kimyasalların havaya yayıldığını ve sivillerin ölümüne yol açtığını iddia etti. Söyledikleri ne kadar doğru bilmiyoruz.

 

Bölgede araştırma ve delil toplama yapan Türk yetkililer kimyasal saldırının Suriye rejimine ait iki SU-22 uçağı tarafından klor gazı kullanılarak yapıldığını açıklarken, Batılı haber ajansları saldırıda sarin ya da sinir gazı kullanıldığını geçti. Aslında ABD bölgede uçan her uçağın rotasını ve Suriye aktörlerinin hangisinin elinde ne tür kimyasal silah bulunduğunu gayet iyi biliyor. Dolayısıyla, füzeler ateşlenmeden önce bu kimyasal saldırının gerçek faili ispatlanmak idi Trump bunu rahatlıkla yapılabilirdi. Ama tercih etmedi.

 

 

Bu seferki BM Araştırmasının Muhtemel Sonuçları

 

BM Kimyasal Silah Araştırma Komisyonu tarafından 2013’teki gibi yerinde bir inceleme yapıldığında acaba kanıtlar bu sefer kimi gösterecek? İngiltere’nin eski Suriye Büyükelçisi Peter Ford: “Patlamanın sebebinin söylendiği gibi olduğuna dair bir kanıt yok, görgü tanıklarının bir anlamı yok, bu iş burada bitmeyecek” şeklinde açıklamalarıyla, bu kimyasal saldırının faturasının Esad yönetiminden başkasına da kesilebileceği mesajını vermiş oldu.

 

ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefiki olan Kürtler adına konuşan Salih Müslim de “Yaratılan atmosferden dolayı ABD, Suriye askeri güçlerini vurmak zorunda kaldı. Ümit ediyorum ki bu sadece Suriye rejimiyle sınırlı kalmaz ve sivilleri kendisine hedef alıp kimyasal kullanan diğer taraflardan da hesap sorulur.” dedi. Müslim’in kimyasal saldırıda ölen çocukların fotoğrafları üzerinden oluşturulan atmosferde, Trump’ın Esad güçlerini vurmak zorunda kaldığı yönündeki açıklaması önemli. Bu mesaj, İdlib’deki kimyasal saldırı sonrasında sahneye konulan oyunun daha yeni başladığı anlamına geliyor.

 

“İdlib El-Kaide Emirliği”

 

 

Kimyasal saldırı sonrası gözlerin İdlib’e dönmesinin ayrı bir önemi var: Kent Türkiye’nin desteklediği “ılımlı muhalif” yapıların yönetimindeki bir “emirlikle” yönetiliyor. Türkiye sınırındaki “İdlib Emirliği” Cilvegözü Sınır Kapısı ve Hatay’daki “yasadışı” geçişlerden besleniyor. Suriye Ordusu’nun İdlib’i kaybetmesinin Ankara’da “devrim lehine bir gelişme” olarak alkışlandığı da düşünülürse, İdlib’deki kimyasal saldırıya yönelik uluslararası bir incelemenin bir şekilde Türkiye’ye uzanacağı kestirilebilir.

 

 

Muhaliflerin Elindeki Kimyasalların Kaynağı Neresi?

 

AB destekli Silahlanma Araştırma Kurumu (CAR), IŞİD’in silah, mühimmat, KİMYASAL MADDE ve el yapımı patlayıcı tedariki yaptığı firmalar arasında Türkiye’den 13 şirketin yer aldığını 2015 yılında raporladı. İşin daha da ilginç tarafı, bu raporda yer alan diğer 38 firmanın yerleşik olduğu 19 ülke CAR ile işbirliği yaparak firmalar hakkında bilgi verirken yalnızca Türkiye uluslararası işbirliğine yanaşmadı.

 

Bu 13 şirketin bazı siyasilerle yakın ilişki içerisinde olduğu hatta bazı firmaların ortakları arasında öne çıkan siyasilerin yer aldığı da iddia edildi. Üstüne üstlük IŞİD’e giden malzemelerin üreticisi olan Hindistan'dan 7 şirket de kendilerinin bu ürünleri Türkiye'de lisansı olan firmalara ihraç etmiş olduklarını belgeledi. Aslında IŞİD’E KİMYASAL MALZEME TEDARİKİNDE TÜRKİYE’NİN ROLÜ göründüğünden daha büyük.

 

Bir de Adana 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2013’te görülmeye başlanan SARİN GAZI DAVASI var ki; güncel gelişmeleri doğrudan Türkiye’ye bağlamaya müsait. Suud asıllı Suriye vatandaşı Hytham Qassab ve ortak hareket ettiği 10 şahıs, 2 kg. sarin gazı ve diğer bazı kimyasalları temin etmekten 28 Mayıs 2013’te suçüstü yakalanmıştı.

 

Türk yargısında dosyanın “usulüne uygun”  bir şekilde kapatılabileceği düşünülürken, 2013’te Guta kentinde atılan sarin gazının muhalifler tarafından kullanıldığı BM tarafından belgelendi. Bu tespitler üzerine Suriye BM’ye başvurmuş ve Adana’daki Sarin davasına ait bilgilerin kamuoyuyla paylaşılmasını istemişti! Bunun üzerine Türk yargısı “Ahraşuş Şam İslam Hareketi” mensubu olduğunu ifadesinde belirten Qassab’ı, “El Nusra” üyesi olarak kayıtlara geçirmiş ve davanın konusunu sarin gazı olmaktan çıkarıp terör örgütüne çevir mişti. Mahkemeler arasında dolaştırılan dosya, önce zanlıların salıverilmesi sonra da gıyabında cezalandırılanmalarıyla sonuçlanmış ve olay hukuka uygun (!) bir şekilde kapatılmıştı.

 

Bumerang Türkiye’ye Dönecek mi?

 

“Ahraşuş Şam İslam Hareketi”ne silah taşıyan TIR’ları durduran savcılar ve kolluk güçlerinin şuan hapiste olduğu düşünüldüğünde sarin gazı davasının kapatılması konusunda sergilenen gayret şaşırtıcı değil. Ancak mızrak da çuvala sığacak gibi görünmüyor. Türkiye Suriye’deki silahlı muhaliflere verdiği desteği iç kamuoyuna bir şekilde açıklamayı başarmış görünüyor.

 

Bakalım aynı ikna becerisini önümüzdeki günlerde BM nezdinde görülmesi muhtemel İdlib’deki kimyasal saldırı dosyasında da gösterebilecek mi? Bu noktada, Erdoğan Yönetimi’nin IŞİD’le silah ve petrol ticareti yaptığı hakkında Putin tarafından BM’ye verilen dosyanı halen raflarda beklendiğini hatırlatmakta fayda var!

YAZARIN DİĞER YAZILARI
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha