• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Bir soru sordum, Türkiye planlarım değişti

Bir soru sordum, Türkiye planlarım değişti
0 0 5

Neden Türkiye’yi terk ediyorlar? Neden dönmekten vazgeçiyorlar? Yazarımız Murat Aksoy bu insanlarla görüştü ve yaşam hikayelerini yazdı. Emrah Altındiş, Gül'e sorduğu soru nedeniyle yapılan tehdit ve baskılar nedeniyle Türkiye'ye dönemiyor

2 Mayıs 2016 Pazartesi 07:03

MURAT AKSOY / HABERDAR

 

NEDEN GİDİYORLAR? NEDEN DÖNMÜYORLAR? (5. BÖLÜM)

 

Emrah Altındiş (Harvard Üniversitesi, Joslin Diyabet Merkezi’nde araştırma yapıyor. Boston, Amerika)

 

Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabı “Bir kitap okudum hayatım değişti” diye başlar. Harvard Üniversitesi’nde Tip 1 Diyabet hastalığı üzerine çalışmalarını sürdüren Emrah Altındiş’in hikayesi de biraz böyle. Altındiş, 2014 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sorduğu soru sonrasında yaşadıkları nedeniyle Türkiye’ye dönüşünü erteleyenlerden, hayatı değişenlerden...

 

Kısaca kendini tanıtabilir misin?

 

İzmirliyim, 33 yaşındayım. Karşıyaka Anadolu Lisesi mezunuyum. Ege Üniversitesi Biyomuhendislik Bölümü’nün ilk 10 mezunundanım. Yüksek lisansımı ODTÜ’de yaptım. Burada boğmacaya sebep olan Bordetella pertussis bakterisine karşı aşı yapımında kullanılabilecek yeni proteinler keşfettim. Ardından doktora yapmak için İtalya’ya gittim. Bologna Üniversitesi’nde, bu kez bebeklerde menenjite yol açan Streptococcus agalactiae ve özellikle hastane enfeksiyonlarına yol açan Staphylococcus aureus bakterilerine karşı aşı geliştirme araştırmaları yaptım. Bakteriyel aşı üretiminde kullanabileceğimiz proteinlerin bakterilerin genomlarına bakarak tespit edebileceğimiz bir aşı keşfetme yöntemi geliştirdim ve doktoramı 2011 yılında tamamladım.

 

2011’de Harvard Üniversitesi’ne doktora sonrası çalışmalarım için kabul edildim. 2011 Ağustos’ta çalışmalarıma Mikrobiyoloji ve Immunobiyoloji bölümünde başladım. İlk 3 yıl koleraya sebep olan Vibrio cholerae bakterisi üzerine çalıştım. 2014 Eylül’den itibaren de yine Harvard Üniversitesi’ne bağlı Joslin Diyabet Merkezi’nde, diyabet ve mikroplar arasında bir ilişki olup, olmadığını araştırıyorum. Mikrobiyoloji bilgimi diyabet alanına uyarlamaya çalışıyorum.

 

Akademik çalışmalarınız dışında neler yapıyorsunuz?

 

Elimden geldiğince Türkiye ve dünya siyasetini takip ediyorum. BirGün, Radikal, Bianet, Diken, Birikim gibi pek çok yerde yazılar yazdım, yazıyorum. Boston’da Gezi günlerinde kurulan “Bostonbul Gezi” forumunun toplantılarını kaçırmamaya çalışıyorum. Onun dışında da bolca okumaya ve dünya sinemasını takip etmeye çalışıyorum.

 

SOSYALİSTİM, TÜRKİYELİYİM, AKDENİZLİYİM, KARŞIYAKALIYIM VE OTDÜLÜYÜM

 

Bilim insanı kimliğin kadar politik kimliğini de önemsiyorsun sanırım. Kendini siyasi olarak nerede görüyorsun?

 

Bugün aklı başında bir insanın kapitalizmin insana ve doğaya verdiği zararı, yarattığı eşitsizlikleri, yıkımı görmüyor olması mümkün değil. Madem bilimden, bilim insanlarından konuşuyoruz, pek bilinmez ama Einstein’in Monthly Review’e yazdığı “Neden Sosyalizm” başlıklı çok güzel bir makalesi vardır, herkese tavsiye ederim. Ben de Einstein ve pek çok diğer bilim insani gibi sosyalistim. Geçenlerde Einstein’in hayatı boyunca nasıl bir Barış aktivisti olduğuna dair Diken’e bir yazı kaleme aldım, meraklılarına onu tavsiye ederim.

 

Sosyalist olmak dışında, kendini tanımladığın kimlik, aidiyet var mı öne çıkan?

 

İnsan gurbette olunca sürekli olarak kendisini tanıtması gerekiyor, “Türkiyeliyim” diyorum. Özellikle bunca yıl gurbette yaşayınca kültürler arası benzerlik ve farklılıkları gözlemleme imkanınız oluyor, dolayısıyla Akdenizliyim de diyebilirim rahatlıkla. Karşımdaki Türkiye’yi biliyorsa İzmir Karşıyakalıyım, ODTÜ’lüyüm diyorum.

 

 

Burada Türkiye’yi nasıl takip ediyorsun?

 

9 yıldır yurt dışındayım. Bu son 3 yıla kadar her yıl bir iki defa Türkiye’ye gidip bolca gözlem yapma imkanım oluyordu. Ne yazık ki o imkanım artık yok. Benim için ve bizim kuşak için sosyal medya sanırım yurt dışı-yurtiçi neredeysek ilk bilgi aracı ve kaynağı oldu. Bir dönem yazdığım Radikal’e mutlaka her gün bakıyordum, ne yazık ki o da kapandı. Orada özellikle İsmail Saymaz haberlerini kaçırmamaya çalışıyordum.

 

Basının üzerindeki baskıları herkes biliyor artık. Dolayısıyla bağımsız medyayı özellikle takip etmeye çalışıyorum. Diken, BirGun, Bianet, BBC Türkçe’de çok kaliteli haberler oluyor. Yine Can Dündar başına geçtiğinden beri Cumhuriyet’e de bakıyorum. Birikim Dergisi’ni takip etmeye çalışıyorum. Yeni Şafak ve Hürriyet haberlerini de Türkiye’yi bu hale getirenler ne diyor, diye izlemeye çalışıyorum.

 

MESLEĞİMDE İYİ OLMAK İÇİN BURADAYIM

 

Doktoradan sonra neden dönmeyi değil de Amerika’ya gelmeyi tercih ettin?

 

Aslında İtalya’da doktoramı tamamladıktan sonra hemen Türkiye’ye dönmek istiyordum. Türkiye’deki hocalarımla görüştüm. Hepsi ağız birliği etmişçesine doktora sonrası araştırmalarımı yurt dışına yapıp gelmemin hem pozisyon bulmam açısından, hem de bilimsel olgunlaşmam açısından önemli olduğunu söylediler. Bunun üzerine ben de yurt dışında post-doc araştırması için arayışa başladım. Tıp bilimi araştırmalarında Boston’da bulunan araştırma merkezlerinin dünyanın en önemli merkezi olduğunu biliyordum. Harvard Üniversitesi’nde iki laboratuvara başvurdum. Aşı araştırmaları ve mikrobiyoloji alanında çalışmak istiyordum. Dünyanın en ünlü mikrobiyoloji laboratuarlarından birisine kabul edilince de buraya geldim. Dolayısıyla ABD’ye değil aslında, bilimsel araştırmalarımı en iyi şekilde sürdürebilmek için Harvard’a geldim.

 

HEDEFİM DİYABET VEYA OBEZİTE AŞISINI GELİŞTİRMEK

 

Çalıştığınız aşı konusunda biraz bahseder misiniz?

 

2004’den beri hep bakteriyel mikroplar üzerine çalıştım. Hepimiz genom projelerini duyuyoruz. Ben bu yeni genom bilgisini kullanarak bir bakterinin hangi proteininin aşıda kullanabileceğini tahmin edecek bir yöntem geliştirdim doktoramda. Bu yöntemin çalıştığını gösterdik deneylerle. Buna ek olarak proteomics adını verdiğimiz tekniklerle bakterinin hastalık yaparken kullandığı yüzey proteinlerinin ya da salgıladıkları proteinlerin karakterizasyonunu yaptım. Son 1.5 yıldır ise, diyabet ve mikroplar arasındaki ilişkiyi araştırıyorum. Kim bilir belki bir gün diyabet veya obezite aşısı da yapabiliriz. Şimdilik projelerim iyi gidiyor, bakalım...

 

Bu aşı araştırmalarını Türkiye’de yapma imkânınız var mıydı?

 

Önce başka bir şeyle başlayayım. Ben bilim insanının bir süre yetiştiği ortamın dışına çıkarak, bilimsel kültürünü arttırması gerektiğini düşünüyorum. Kısaca gittiği yerde bilimin nasıl yapıldığını gözlemlemesi şart. Bunu bir Japon bilim insanı için de söylüyorum, Türkiyeli bir bilim insanı için de, Amerikalı için de.

 

Daha önemlisi de şu: Burada bilim yapmak açısından çok önemli bir şey başarılmış. Boston’da dünyanın dört bir yanından insanlar gelip araştırma yapıyorlar. Bizim laboratuar toplantılarında 20 farklı ülkeden insan bir sunum üzerine görüşlerini sunuyor. Düşünsel zenginliği düşünebiliyor musunuz? Bunun tabii ki tarihsel olarak emperyalizm ve beyin göçü ile doğrudan ilgisi var ama Almanya’nın, İngiltere’nin başaramadığı bir çok kültürlülük başarılmış burada. Zaten Amerika’da bilim üretim gücünü tam da bu uluslararası bilimsel ortama borçlu.

 

AŞI ÜRETMEMEK DEVLET POLİTİKASI

 

Türkiye’de mümkün mü bu ortam?

 

Kendi kendime, şu an yaptığım çalışmaları Türkiye’de yapabilir miydim diye sorduğumda, cevabım ne yazık ki hayır oluyor. Bunun da pek çok sebebi var. Türkiye’de bilimsel araştırma yapma imkânı oldukça kısıtlı. Hem çok ciddi maddi kısıtlar, bürokratik engeller var hem de bilimsel kültürle, zihniyetle ilgili kısıtlar var. İnsanlar ne yazık ki belli makamlara bilimsel liyakatla degil, politik ilişkileri ile gelebiliyorlar.

 

Sanırım Türkiye farklı alanlarda aşı ithal eden bir ülke konumunda…

 

Evet, devlet 1990’lar sonunda bilinçli olarak Türkiye’yi aşı üretmeyen bir ülke haline getirmeye karar veriyor ve bu siyasetini de halen sürdürüyor. Aşı üretimi 90’larda tamamen durduruluyor ve bu alanda araştırma yapanlar neredeyse cezalandırıyor. Türkiye’nin her yıl yüz milyonlarca doları aşı alımına harcanıyor.

 

 

NEREYE GİTSEM TÜRKİYE BENİ YARALIYOR

 

Biraz Türkiye’den bahsedelim. Nasıl görüyorsun buradan Türkiye’yi?

 

Ünlü Yunan şairi Seferis, “nereye gitsem, Yunanistan beni yaralıyor” demiş. Bizim de aynen öyle. Nerede olursak olalım, aklımız, kalbimiz memleketimizde ve yaralanıyoruz. Haberleri okudukça, olan biteni gördükçe çok üzülüyorum. Özellikle insan hakları perspektifinden düşününce yaşananlar gerçekten çok acı. Cizre’de bodrumdaki insanları, Sur’un yerle bir edilmiş halini konuşuyoruz. Erdem Gül ve Can Dündar serbest bırakılmış olsa da hapishanede hala bir sürü gazeteci var. Tahir Elçi sokak ortasında katledildi, katili ortada yok. Akademisyen arkadaşlarımız ortada hiç bir suç yokken hapislere atıldılar, simdi çıktılar diye seviniyoruz.

 

Kısaca Türkiye’den sürekli katliam, ölüm haberleri geliyor. Bunlar depresif bir ruh hali yaratıyor insanda. Sürekli yasak, baskı, tutuklama ve ölüm.

 

Bu olumsuzluklar dışında…

 

Kuşkusuz pek çok şey hissediliyor. Kiminle konuşsam insanların ne kadar gergin olduğundan, öfke ve şiddetin, ortalama kabalığın sokakta ne kadar hissedilir olduğundan bahsediyor. AKP’lisi, CHP’lisi fark etmiyor. Sanırım kimse huzurlu değil. Bu muhtemelen süren toplumsal kutuplaşma, savaş ve korku politikalarıyla birebir ilişkili. Toplum sürekli olarak korkutulup, kendisinden olmayandan nefret edecek hale getiriliyor, AKP’nin yarattığı kutuplaşma o kadar güçlü ki, kimse ötekinin derdini duymuyor, umursamıyor. Özellikle genç kuşaklar giderek güvencesizleştirilmeye ve muhafazakârlaştırılmaya çalışılıyor. Birçok okulun imam hatiplere dönüştürülmesi, Diyanet İşleri Başkanı’nın kamusal görünürlüğünün artması, bütçesinin büyüklüğü, kızlı erkekli yaşama tartışması kısaca gündelik hayatta dini referansların artması artan muhafazakârlığı en önemli işareti.

 

KADIN DÜŞMANLIĞI MUHAFAZAKÂRLIĞIN SONUCU

 

Bu dönüşümün başka bir boyutu da kadın cinayetlerindeki artışlar ve kadınların üzerlerindeki baskılar. Aslında sürekli bir kadın katliamı yaşanıyor Türkiye’de. Kürtajı yasaklama, normal doğum, 3 çocuk baskısı vs. Bunlar önemli çünkü, muhafazakârlaşmanın ilk hedefi kadın oluyor, kadın bedeni oluyor. Birkaç gün önce akademisyen kadın arkadaşlarımla sohbet ediyordum, onlar AKP’nin kadın düşmanlığının nasıl sokağa yayıldığını birebir hissettiklerini söylediler.
Birisi sırf sokaklarda süren tacizlerden ötürü Türkiye’ye dönmeyi çok istemesine rağmen çekindiğini söyledi.

 

GEZİ’Yİ BİZE UNUTTURMAYA ÇALIŞIYORLAR

 

Bu süreçte hiç olumlu bir gelişme yok mu?

 

Son üç yılda yaşadığımız en dikkat çekici olaylardan birisi 2013’ün yazında yaşanan Gezi protestolarıdır. Şu an şu an bize unutturmaya çalıştırdıkları, Erdoğan’ın ülkeyi terk etmesine yol açacak kadar ihtişamlı ve güçlü, Türkiye’nin en büyük isyan hareketlerinden biridir Gezi. O isyanı, bugün hala Türkiye’de yaşayan, ölümü göze alıp demokratik hakları için sokağa çıkan genç kadınlar ve erkekler yaptı. Bize şu an unutturmaya çalıştıkları umut hala bu toplumun içinde. Bir şey olacaksa bence bu ruhtan olacak. İkincisi de…

 

Nedir?

 

 

Bugün sona ermiş olsa da, barış süreci. Bu süreç, sayesinde uzun bir süre ölüm haberi almadık, yüzlerce, binlerce insanımızın hayatı kurtuldu. Temmuz 2015’den bu yana yüzlerce genç katledildi, sevdikleri mahvoldu, bir daha kapanmayacak yaralar açıldı o insanlarda. Müzakere süreci mutlaka sürmeliydi, Dolmabahçe Mutabakatı sürmeliydi. Ne yazık ki, devlet masadan kalktı, PKK ve devlet yeniden çatışmaya başladı ve bugün katliam günlerine geldik. Dolayısıyla bugün elimizden gelen tüm gücümüzle barışı savunmak zorundayız. Bu manada ‘Barış için Akademisyenlerin mücadelesi çok kıymetli.

 

Türkiye bugün geldiğimiz günler, darbe günleri gibi, zor günler... Şu analojiyi yapmak mümkün sanırım: Türkiye’de on yılda bir darbe oluyor; 1960, 1970, 1980, 28 Şubat 1997. Türkiye yeniden bir darbe ortamını yaşıyor diye düşünüyorum.

 

YENİ BİR POST MODERN DARBE DÖNEMİNDEYİZ

 

Neye dayanarak söylüyorsunuz bunu?

 

Hukuk tamamen iktidara bağlı durumda, medyanın üzerinde korkunç bir baskı var, gazeteciler hapishanelerde ve Türkiye’nin bir bölümünde adı konmamış bir sıkıyönetim ilan edilmiş durumda. Bir sürü ilde tanklar şehirlere girdiler, evleri bombalıyorlar, bundan daha kötü bir darbe ortamı olabilir mi? Parlamentonun neredeyse hiçbir işlevi yok. Şu anda orada üç tane muhalefet partisi olmasına rağmen Meclis’in çalıştırılmadığı, işlevsizleştiği bir dönemden geçiyoruz. Erdoğan sürekli Anayasa’yı ihlal ediyor.

 

28 Şubat’a post-modern darbe diyorduk ya içinde olduğumuz dönem de belki başka türlü bir post modern darbedir; gelecekte belki öyle okunacaktır. Sadece görüşlerini açıkladıkları için akademisyenlerin başına gelenlere bakın. Evi basılan, göz altına alınan, haklarında dava açılan, okuldan atılan ve son olarak da tutuklanan sonra serbest bırakılan akademisyenler. İnsan bunları gördüğünde üzülüyor ama ben her şeye rağmen umudumu kaybetmiyorum.

 

Barış için Akademisyenler bildirisini imzaladın mı?

 

Yoksul çocukların evlerine tabutlar içinde dönmesinden canı yanan, memleketini, halkını seven, iyiliğini düşünen ve savaşın nasıl da seçim hesapları ile başlatıldığını gören bir insanın, sivil halkın uğradığı zarara, bu korkunç hakikate tanık olan bir akademisyenin o bildiriyi imzalamaması mümkün değil, Dolayısıyla tabii ki ben de imza atan ve barış isteyen ilk 1128 akademisyenin içindeyim. Daha sonra baskılara inat 1000’in üzerinde meslektaşımız daha imza attı ve 2500 kadar imzacı olduk.

 

147’LİKLER, 1402’LİKLER VE ŞİMDİ DE BARIŞ AKADEMİSYENLERİ

 

Türkiye’deki bu kötü gidişi siz, hangi çerçeveye oturtuyorsunuz?

 

Tüm olanlar Türkiye’deki devlet geleneğiyle çok yakından ilgili. Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanındaki gibi... Dünyadaki onca değişime rağmen, devlet geleneği özünde hiçbir şey değişmiyor. Mesela imzacısı olduğum bildiri sonrasında Türkiye’de akademisyenlerin başına gelenler yeni değil. Hatırlayalım, 1945 yılında Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav’a siyasal görüşlerinden dolayı üniversiteden atılmışlardı. Sonra 1960’da 147’likler, 1980’de de 1402’liklerle üniversiteler solcu akademisyenlerden temizleniyor. 28 Şubat döneminde üniversitelerde kimi muhafazakâr hocalara baskılar yapıldı. Ve şimdi de Barış için Akademisyenler üniversitelerden tasfiye edilmeye çalışılıyor.

 

Yeni olmayan bir baskıdan söz ediyoruz…

 

Evet. Türkiye’de üniversite ve akademisyenlere yönelik baskı yeni değil; tarihsel olarak var olan bir şey. İktidarlar özgür düşünceden nefret ettikleri için, üniversiteler hep baskı altında.

 

Bu açıdan Türkiye’nin temel sorunlarına bakışta iktidarlardan ve hükümetlerden bağımsız olarak devletin ideolojik bakışında bir süreklilik var. Ama hemen şunu da ekleyeyim, özellikle son birkaç yıl içinde Erdoğan rejimi ile özgürlüklerin daha da kısıtlandığının, insan hakları ihlalleri daha da arttığının farkındayım. Otoriterleşme her gün biraz daha artıyor.

 

BİR SORU PLANLARIMI DEĞİŞTİRDİ

 

Türkiye’de yaşananlar kariyerinizi, geleceğinizi, ülkeye bakışını nasıl etkiliyor peki?

 

Ben planlarımın çoğunu Türkiye’ye dönmek üzere yapmıştım. ODTÜ, 9 Eylül ve Boğaziçi Üniversitesi ile görüşmelerim olmuştu. Türkiye’de bilim yapmak, zor olsa da orada olmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle Türkiye’deki genç öğrencilere, öğrendiğim her şeyi öğretmek, bilime Türkiye adına katkı yapmayı çok istiyordum. Gezi günlerinde gençlerin cesaretine hayran kalmıştım, halen de hayranım. Ama bunların hepsini ertelemek durumunda kaldım. Şu anda Türkiye’ye dönemiyorum. Öte yandan bilimin, insanlık için araştırmalar yapmanın vatanı, sınırı yok, onun da farkındayım.

 

Neden dönemiyorsun?

 

Cumhurbaşkanlığı döneminde Abdullah Gül’e sorduğum soru sonrası yaşananlardan ötürü.
Bir soru sordunuz Türkiye planlarınız değişti yani…

 

Evet.

 

Tam olarak ne sordunuz?

 

Abdullah Gül oğlunun mezuniyeti için Harvard’a gelmişti Gezi’nin 1. yıl dönümünde yani 2014’de. Bu gelişinde Kennedy School’da bir de konuşma yaptı. Türkiye’de onca hak ihlali yaşanırken, sanki Türkiye’de demokrasi ve insan hakları sorunları yaşanmıyormuş, yolsuzluklar yokmuş, her şey yolundaymış gibi bir konuşma yaptı. Bu konuşma aynı zamanda Soma katliamının sonrasına denk gelmişti. Konuşmasının sonrasında ben de bir bilim insanı olarak görevimi yaptım ve anlatmadığı gerçekleri sordum.

 

BİLİM İNSANI OLARAK SORMAM GEREKENİ SORDUM

 

Tam olarak ne sordun?

 

Daha önce bir soru hazırlamamıştım ama o an zaten sürekli aklımda olan Türkiye’deki insan hakları ihlallerine dair, olgulara dayalı bir soru sordum. Roboski Katliamı’ndan işçi katliamına, sokakta öldürülen Berkin Elvan’dan Ethem Sarısülük’e, kadın cinayetlerine kadar örnekler verip, bunlardan rahatsız olup, olmadığını sordum, kendisinin direk sorumluluğunu hatırlattım.

 

Cevap ne oldu?

 

Abdullah Gül, böyle bir soruyu kesinlikle beklemiyordu. Ne yazık ki, Türkiye’de basın korkunç bir baskı altında olduğu için böyle sorular sorulamıyor, soranlar da şiddetle bastırılıyordu, halen de bastırılıyor. Yanıtının ilk cümlesi çok ilginçti. “Bana böyle bir soruyu her yerde soramazsın” dedi. Sonra da usta bir siyasetçi olarak, kendi sorumluluğunu ve kurduğu partinin direk sorumluluğunu es geçen, kimseyi tatmin etmeyen garip bir cevap verdi. Roboski katliamından, işçi ölümlerinden, Berkin Elvan’dan bahsetmedi. AKP’nin genel argümanını tekrarladı.

 

Sonrasında gelen tepkiler nasıldı?

 

Bu olaydan sonra iki tepki birden aldım. Bir tarafta binlerce tebrik, teşekkür mesajı diğer yanda bir sürü ölüm tehdidi ve hakaret mesajları. Türkiye şu anda çok polarize olduğu için toplumun bir kesiminin sevdiğini diğer kesim nefret figürü haline getirebiliyor.

 

ANKARA’DAN HARVARD’DAKİ HOCALARIMA TERÖRİST OLDUĞUMA DAİR İHBAR GELDİ

 

Sorudan sonra çalıştığınız okuldan bir tepki geldi mi?

 

Okuldan doğrudan resmi bir tepki gelmedi. Ama okula çok baskı yapıldığını farklı kaynaklardan duydum ve dolaylı olarak hissettim. Öte yandan bu soru olayından bir ay sonra çalıştığım bölümdeki bütün hocalara, benim çok tehlikeli, DHKP/C üyesi bir terörist olduğuma, hayatlarının tehlikede olduğuna dair, Amerikalı ortalama bir insanı korkutacak şekilde, aynı elden hazırlanmış e-mailler geldi ve bu mesajlar, Harvard’ın hakkımda bir soruşturma yapmasına yol açtı.

 

O günler benim için de, çevremdeki dostlarım için de oldukça gergin geçti, tabii ki. Neyse ki, bu iddiaların saçma sapanlığını kanıtlamak zor olmadı.

 

Nerden geliyor bu tehdit ve şikayetler?

 

Hakaret içeren maillerin ya da sosyal medya paylaşımlarının bir kısmında isim vardı. Hatta onlardan beş tanesini seçip (bunlardan üç tanesi öğretim üyesi olduğu için özel olarak seçtim bunları) onlara hakaret davası açtık, kazandık. Ancak hakkımda üniversite genelindeki hocalara yollanan mail anonim bir hesaptan yollanmıştı. Sonuçta onun da IP adresini bulduk. Hepsi tek IP adresinden yollanmış.

 

Nereden?

 

Ankara tabii ki. Bu durum da çok manidar. Ancak tam adrese henüz ulaşamadık.

 

Türkiye’de hakkında dava açıldı mı?

 

Açılmadı, yani bizim bilgimiz dahilinde açılmış bir dava yok. Ama Türkiye’ye döndüğüm anda açabileceklerini düşünüyor bazı arkadaşlarım. Döndüğüm anda gözaltına alınıp, geçmişe yönelik bir soruşturma başlatılabileceğini söylüyorlar. Harvard’a gönderdikleri saçma sapan DHKPC üyeliği iddiasını, Türkiye’de bir davaya dönüştürme ihtimalleri de var.

 

Bir de geçenlerde Diyarbakır’a bir Barış etkinliği için giden aydınlar, akademisyenler oldu. Bunlardan bir tanesi de Michigan Üniversitesi’nde antropoloji doktora öğrencisi Haydar Darıcı’ydı. Diyarbakır’da gözaltına alındı ve ardından serbest bırakılmasına rağmen yurt dışına çıkış yasağı kondu. Çeşitli sitelerde, gazetelerde yazdığı yazılardan dolayı hakkında soruşturma başlatıldı, dava açıldı.

 

Aynı şekilde geçenlerde Hollanda’da yaşayan gazeteci Ebru Umar Kuşadası’nda aile ziyaretinde göz altına alınıp, yurtdışı çıkış yasağı konularak hayatı altüst edildi. Konuştuğum pek çok kişi benim başıma da böyle şeyler gelebilir diye düşünüyor. Yani kafaya koyduktan sonra Can Dündar ve Erdem Gül’ü ajanlıktan hapse atan, bugün milletvekillerini hapse atmayı düşünen bu korkunç zihniyet herkesi hapse atabilir. Beni de tabii.

 

Bu yüzden Türkiye dönmekten vazgeçtiniz…

 

Bu aşamada dönsem bile, bu soru vakasından dolayı AKP’nin kontrolünde olan TÜBİTAK’tan ya da diğer fonlardan araştırma desteği alıp, araştırma yapmam çok zor. Yine AKP’nin kontrolünde olan YÖK’e bağlı bir kurumda resmi kadro almam çok zor. İş buldurmayacaklarını ya da iş bulsam bile zorluklar çıkartacaklarını biliyorum. Ayrıca en son imza attığım “Barış için Akademisyenler” bildirisi nedeniyle bir soruşturma daha başlatıldı. TCK 301. Madde ve TMK 7. Madde ile ilişkili olarak yorumladılar bu imzaları. Dolayısıyla şu anda dönmek, bırakın işi gücü, akademiyi, güvenlik açısından benim için riskli olabilir diye düşünüyorum. Tabi bir de bundan bağımsız Türkiye’nin durumu var.

 

Yani…

 

Özellikle son bombalama olayları, savaşın yeniden başlaması, Erdoğan’ın artan otoriterizmi Türkiye’de bırakın bilim yapmayı, yaşayabilmeyi bile zor hale getiriyor. Türkiye’deki birçok bilim insanı, bir fırsatını bulup, yurt dışına çıkmak istiyor. Demokrasinin, özgürlüğü olmadığı yerde bilim yapmak da, yasamak da çok zor.

 

SÜRGÜN BİTSİN İSTİYORUM

 

Dönememek nasıl bir duygu?

 

Gurbet cidden zor, yasayan bilir... Adorno’nun “ana dilim benim vatanımdır” gibi bir sözü var yanlış hatırlamıyorsam, ana dilinizden, kültürünüzden uzaksınız, başka bir dil, her ayrıntısına hakim olamadığınız bir kültür içinde yaşıyorsunuz. Bunun günlük bir ağırlığı var. Bir de üstüne sürgünde hissi gelince, yani dönemeyince, arada zorlaşıyor. Karşıyaka’da vapura binmek, İstiklal’de yürümek, ODTÜ’de yurtlarda bir çay içmek... Arkadaşlarımla, ailemle rahat rahat görüşmek... İnsan özlüyor... Dönememek zor bir duygu. Umarım bugünler tez zamanda geçsin, ben de memleketime kavuşayım istiyorum.

 

Her şeye rağmen Türkiye’ye dönsem dediğin oluyor mu? Türkiye’ye dönüp mücadele etmek geçiyor mu aklından?

 

Tabii ki, çok dönmek istiyorum. Sadece mücadele etmek, sadece daha iyi bir Türkiye istemekten ötürü değil, çalıştığım bilim alanı konusunda, geliştirmeye çalıştığım projeleri yetiştiğim topraklara, gençlere katkı sunmak, öğrendiklerimi paylaşmak açısından da çok istiyorum. Kuşkusuz Türkiye’de iyi şeyler olacak ve bu cesur insanların mücadelesiyle olacak. Bunun başka bir yolu da yok. Biz akademisyenler aldığımız eğitimden ötürü toplumun çok şanslı kesimleriyiz ve bunu topluma geri vermemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Bu manada Barış İçin Akademisyenlerin yaptığı çok cesur ve takdir edilesi bir adım. Bu bildiri, Türkiye’deki akademisyenlerin büyük bir risk alarak Barış ve özgürlüklerimiz için attıkları bir adımdı.

 

AKP İKTİDARINDA DÖNMEM ZOR

 

Peki, ne olursa Türkiye’ye dönersiniz?

 

Türkiye’ye dönebilmem, hem benim özel durumumdan ötürü de hem de genel olarak var olan genel sıkıntılardan dolayı AKP iktidarının yerine özgürlükçü, demokrat bir hükümetin, gelmesine bağlı. Yani sorunuza şöyle cevap verebilirim: Türkiye’de demokratik, insan haklarına saygılı bir iklim oluşursa rahat rahat dönebilirim diye düşünüyorum. Bunun da AKP iktidarı altında olabileceğini tahmin etmiyorum.

 

Ama bir de şöyle bir özel durumum var artık, yurtdışında kaldıkça bu kez burada güçlü bağlar kurmaya başlıyorsunuz. Benim tüm bu bahsettiğim badireleri birlikte göğüslediğim, bu süreçleri sayesinde atlattığım hayat arkadaşım da Türkiyeli ancak yaşamını Boston’da kurmuş durumda. Dolayısı ile dönüşümüz ancak onunla ortak bir karar verirsek, onun yaşam koşulları da böyle bir değişikliğe uygun hale gelirse, ortak kararla olabilir.

 

O olaydan sonra Abdullah Gül’le bir temasınız oldu mu, kendisi sizi aradı mı?

 

Yok, başka bir temasım olmadı.

 

İleride kendisi isterse görüşür müsün?

 

Abdullah Gül, Roboski katliamı olduğunda MGK’nın başındaydı. MİT yasasını kendisi onayladı. Gezi’de çocuklar öldürülürken, insanlara saldırılırken Cumhurbaşkanıydı. 1 Mayıslarda Taksim’e girmeye çalışırken dövülürken Cumhurbaşkanıydı. 17-25 Aralık’ta Cumhuriyet tarihinin belki de en büyük yolsuzluk operasyonu yapılırken Cumhurbaşkanıydı. Reza Sarraf’lar Türkiye’de rüşvet dağıtırken Cumhurbaşkanıydı. Benim için kendisi bugün karsımızda duran otoriterizmin, Erdoğan rejiminin çok önemli kurucularından.

 

Bugün Erdoğan tarafından tasfiye edilmesi bu gerçeği ne yazık ki değiştirmiyor, onun katkısı olmadan Erdoğan bugünlere gelemezdi. Bugün, Abdullah Bey, Bülent Arınç, Fettullah Gülen ve cemaati, AKP iktidarına muhalefet etse de geldiğimiz noktada tümü sorumlu. Türkiye toplumunun yaşadığı acılardan, baskılardan birebir sorumlular.

 

TÜRKİYE BU DELİ GÖMLERİĞİNİ YIRTACAK

 

Son olarak söylemek istediğin başka bir şeyler var mı?

 

Türkiye’de özellikle son yıllarda yaşadığımız otoriterleşme de hepimizde umutsuzluğu besliyor, bunu yaşıyor ve gözlemliyorum ama bu böyle gitmeyecek. Ben Türkiye toplumundan, özellikle de gençlerden çok umutluyum. Bunu vurgulamak istiyorum. Türkiye toplumu kendisine giydirilmiş bu deli gömleğini daha fazla taşıyamaz. Şu an Tayyip Erdoğan ya da AKP rejimi baskıyı arttırdıkça artırıyor ama Türkiye toplumu bu deli gömleğini üzerinden bir şekilde yırtıp atacak. 7 Haziran’da toplum bunu denedi, izin vermediler, savaşı devreye soktular ama balon şişiyor ve patlayacak. Gezi böyle bir patlamaydı. Gezi’yi hiç kimse öngörmüyordu. Gezi’den bir hafta önce ben size Taksim’e polis giremeyecek, halk orayı ele geçirecekler deseydim, bana güler geçerdiniz. Ama oldu. Yine olacak. Son olarak…

 

BARIŞTAN BAŞKA ÇARE YOK

 

Evet…

 

Türkiye’nin bir an önce barışın yeniden tesis edilmesine ihtiyaç var. Kürt sorununun demokratik yollarla, eşitlik temelinde, diyalogla çözümüne ihtiyacı var. Devletin Kürt halkının haklarını tanımasına ihtiyacımız var. Kürt sorunu şiddet yöntemleri ile çözülemedi, çözülemeyecek, bunu önerenler ya aptal, ya da savaştan büyük çıkar sağlıyorlar. Savaştan çıkar elde eden savaş çığırtkanlarının, AKP rejiminin sesi her şeyi bastırsa da ben toplumun büyük çoğunluğunun savaşın sürmesini istemediğini düşünüyorum.

 

Bugün insanlarda acılan yaralar kolay kolay unutulacak cinsten değil, bu travma kuşaktan kuşağa aktarılıyor, hemen barışmamız ve iyileşmemiz lazım artık. Dolayısıyla bütün gücümüzle eşitliği, demokrasiyi ve barışı savunmamız gerekiyor, Barış mücadelemiz binlerce gencin hayatını kurtarabilecek yegane mücadele, yoksa daha çok acı yasayacağız. Geçtiğimiz Mayıs’tan beri yaşamını bombalı saldırılarda, çatışmalarda kaybetmiş tüm insanlarımızın yakınlarına bu vesile ile başsağlığı dilemek istiyorum, bol sabır diliyorum, artık bu lanet ölümler son olsun. Barış olsun...

 

 

 

 

 

KAYNAK: MURAT AKSOY / HABERDAR

 

KAYNAK: MURAT AKSOY / HABERDAR

(Bu yazı dizisi Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı'nın bursuyla gerçekleştirilmiştir) 

 

0 0 5
YORUMLAR
  • Ziyaretçi
    adımız3 Mayıs 2016 Salı 22:34 Cizre'de, bodrumda sıkıştırılan teröristleri, bodrumda sıkıştırılan insanlar olarak görüyorsan zaten bu topraklara hiç gelme.
  • Ziyaretçi
    AZERİOĞLU3 Mayıs 2016 Salı 11:46 HABER SİTESİ İŞİNİZE GELEN YAZIYI YAYINLIYORSUNUZ GELMEYENİ YOK.BAKIN HÜKÜMETE BASINA BASKI YAPMAKLA AYRIMCILIKLA SUÇLAYAN SİZLER BAKIN KENDİNİZDE MEYMENET YOK.YA YORUM EKLE KÖŞESİ AÇMAYACAKSINIZ YADA AÇTIYSANIZ YAZILANLARI YAYINLAYIN.KURALLARA UYGUN OLANI.AMA SİZ HOŞUNUZA GİTMEYENİ YAYINLAMIYORSUNUZ BU DURUM ELİNDE ÇEKİRDEK ÇİTLETİP KABUĞUNU YERE ATARKEN BELEDİYEYE KIZIP TEMİZLİK YAPMIYORKİ DİYEN İNSAN MİSALİ.SİZ BAŞKASINA LAF EDERKEN KENDİNİZ YAYINLAMIYORSUNUZ.BEN HEP ŞUNA İNANIRIM BİR KİMSE NEDEN DERT YANIYORSA O ADALET İÇİN DEĞİL MENFAATİ İÇİN.ASLINDA KENDİNDE VAR OLDUĞU İÇİNDİR.
  • Ziyaretçi
    sez2 Mayıs 2016 Pazartesi 18:40 hem sosyalist olmak, hem de asilanmayan insan kalmasin diye asi endustrisinin istedigi arastirmalarda bulunmak, guzel ironi. Umarim ulkesine donup ideallerini gerceklestirebilir. - diye basit bir yorum yaptim, onu bile yayinlamadiniz. Sonra, ifade ozgurlugu diye bagirirsiniz, gozumden dustunuz resmen.
  • Ziyaretçi
    sez2 Mayıs 2016 Pazartesi 13:30 hem sosyalist olmak, hem de asilanmayan insan kalmasin diye asi endustrisinin istedigi arastirmalarda bulunmak, guzel ironi. Umarim ulkesine donup ideallerini gerceklestirebilir.
  • Ziyaretçi
    Çeşmi Giryan2 Mayıs 2016 Pazartesi 09:29 Dönmemek üzere giden gitmiş zaten. Ne mutlu onlara. Dönmemek üzere gitmek isteyip de gidemeyenlere bir çare var mı? ???
YORUM EKLE

captcha