• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Özgürlük yoksa akademi yoktur

Özgürlük yoksa akademi yoktur
0 0

Neden Türkiye’yi terk ediyorlar? Neden Türkiye’ye dönmekten vazgeçiyorlar? Yazarımız Murat Aksoy Türkiye'yi terk eden insanlarla görüştü ve yaşam hikayelerini yazdı.

5 Mayıs 2016 Perşembe 07:04

MURAT AKSOY / HABERDAR 

 

NEDEN GİDİYORLAR? NEDEN DÖNMÜYORLAR (6. BÖLÜM)

 

Ahmet Erdi Öztürk (Ljubljana Üniversitesi Doktara öğrencisi. 2016 başında Türkiye’ye döndü ve yurt dışına çıkma kararı aldı. Solevenya)

 

Dünyanın en önemli entellektüelerinden biri ola Slovak Zizek’in doktora öğrencisi Ahmet Erdi Öztürk Türkiye’de kaldığı 4 ayda, akademideki hiyararşi ve özgürlüklerin sınırı nedeniyle Türkiye’den ayrılmaya karar verdi. Öztürk; “Hiyerarşinin olduğu yerde de çok fazla demokrasiden ve özgürlükten bahsedemeyiz herhalde” diyor.

 

Kendinizi tanıtır mısınız kısaca?

 

Öğretmen bir anne ve babanın tek çocuğu olarak 1986 yılında Ankara’da doğdum. Atatürk Anadolu Lisesi’ni bitirdikten sonra, Ankara’da Başkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazandım. Hayta bir öğrenciydim. Ama böyle gitmeyeceğini anlamam birkaç yıl sürdü. Sonrasında siyaset biliminin daha teorik kısmına sevdalanarak akademik kariyere yöneldim. Başkent Üniversitesi’nde öğrenci asistanlığı yaptıktan sonra Hacettepe Üniversitesi’nde yüksek lisansına başladım. Tercihim, dini pratiklerini yerine getirmeyen bir aileden gelmem olsa gerek, din-siyaset ilişkilerini çalışmaya başladım. O dönemde tanıştığım İştar Gözaydın ve diğer kişiler bana çok yardımcı oldular. Daha sonra yurt dışı akademi maceram başladı.

 

Neresi?

 

Önce İspanya. Dil eğitimi aldıktan sonra Barcelona Otonoma Üniversitesi’nde burslu olarak master yaptım. Bu sırada ister şans deyin ister kısmet, dünyanın önde gelen felsefecilerden biri kabul edilen Slovaj Zizek’le tanıştım. Şu anda onun da dahil olduğu çok geniş bir kadronun gözetiminde doktora çalışmasının sonuna geldim. Doktarım son bölümünde Türkiye’deyim

 

Ne üzerine doktora çalışman?

 

Konum, Türkiye’nin AKP döneminde Balkanlarda uyguladığı politikalarda başta Diyanet ve diğer sınır ötesi kurumların rolünü ve etkisini inceliyorum. Yani Türkiye’nin sınır aşırı dini yapılanmalarının, genelde de Balkanlar’daki faaliyetleri ve bunun üzerinden devlet aklını anlamaya çalışıyorum. Onun dışında olabildiğince sağda-solda yazmaya çalışıyorum.

 

 

 

 

SİYASETEN ÖZGÜRLÜKÇÜYÜM

 

Kendini siyasi olarak nasıl tanımlıyorsunuz?

 

En temelde özgürlükçü olarak tanımlayabilirim kendimi. Sosyal demokrat mıyım bundan emin olamıyorum. Buna hem evet hem hayır cevabı verebiliyorum. Muhafazakâr yanım var mı? Ankara’da orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak elbette vardır. Dini hassasiyetlerim, özgürlükçülüğümden kaynaklı bir şekilde var ama temel olarak özgürlüğü maksimize etmek isteyen bir düşünsel formasyona sahibim diyebilirim. Ama kendimi solcuyum, sağcıyım, sosyalistim, komünistim gibi bir kategorizasyona sokamam. Benim temel isteğim, herkesin birbirinin haklarına saygı duyarak bir arada yaşayabileceği bir toplum düzenini kurabilmek.

 

Kamusal alanda kendini ifade ettiğin bir aidiyetin var mı?

 

Kendimi en çok siyaset bilimi doktoru adayıyım diye tanımlıyorum. Buna ek olarak arada yazılarımın çıktığı yerlerde de yazan birisi olarak da tanıtıyorum. Ancak bu tanımlamaların ötesinden “şucu” ya da “bucu” diye bir grup veyahut da bir yapı ile ilişkilendirmiyorum.

 

Aidiyet meselesi, daha karmaşık ve zor. Esasında kimseye ya da herhangi bir mekana bir aidiyette hissetmiyorum. Dahası hiçbir zaman ne bir din ne bir mezhep ne de ırk üzerinden kendimi tanımlamadım.

 

Ne zamandır Türkiye’desin?

 

2012-2016 yani 4 yıldır Türkiye dışındaydım. Ama bir yanım hep buradaydı. Hararetli, gündeminin çabuk değiştiği, tansiyonu yüksek olduğu ve her an fokurdayan bir ülkeden bahsediyoruz. Barselona’da plajda arkadaşlarınızla oturup akşamüstü güneşin batışını izlerken Gezi olaylarının patladığını öğrendiğinizde sizin Barselona’da olmanızın hiçbir anlamı kalmıyor. Siz aslında o andan itibaren Türkiye’desiniz. Ya da Aralık ayında Alpler’e yağan karı düşünürken yolsuzluk operasyonları sonrası başlayan hızlı gündemle birlikte siz aslında yine Türkiye’desiniz. O yüzden fiziki olarak çoğunlukla yurt dışında olmama rağmen ama bir noktada bir ayağım her zaman için Türkiye’deydi. Fiili olarak ise son 4-5 aydır Türkiye’deyim. Ve bu süre içinde çok şeyi içerden görme şansım oldu.

 

Neden Türkiye’ye döndün?

 

İki nedeni var bunun: Birincisi mesleki, ikincisi ise özel. İkincisinden başlayayım: Türkiyeliyim ve dilimi, ailemi, arkadaşlarımı özlüyorum; simit yemeyi seviyorum vs. bunlar tamamen özel. Asıl neden şu: Ben yurt dışında genellikle Türkiye üzerine çalıştım. Öğrendiklerimi Türkiye’de kullanmak istiyorum. Türkiye’de sosyalleşerek, mesleki sosyalleşmemi sürdürerek öğrendiklerimi Türkiye’de aktarmak istiyorum ve Türkiye’yi buradan izlemek istiyorum artık. En büyük nedeni buydu dönmemin.

 

 

TÜRKİYE HEM ÜMİTSİZ HEM DE DUYARSIZ

 

Ne gördün bu sürede, ne oluyor, baktığında gördüğün manzara nedir?

 

Türkiye’ye dışarıdan bakıldığında tablonun çok pürü pak olmadığı görülüyordu. Buraya geldiğimde açıkçası bir şeylerin düzeltilebileceği ümidini taşıyordum. Ama burada kaldığım sürede gördüklerim kazın ayağının aslında öyle olmadığını gördüm. Tablo kötü.

 

Bu kötünün içinde ilk gözüme çarpan, insanlarda hem bir “ümitsizlik” hem de bir “duyarsızlık” hali oldu. Örneğin Türkiye’nin son yıllarındaki önemli kırılma noktaları olan Gezi, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları, cumhurbaşkanlığı seçimi vs. konularında toplumda belli bir duyarlılık olduğunu düşünürken, tersine burada bunu görmedim. Bugün itibarıyla baktığımda ve yurt dışıyla kıyasladığımda daha tepkisiz bir gençlik olduğunu çok açık söyleyebilirim. Bu uzun vadede daha kötü bir durum çünkü bugün 15-30 arası olan kuşak bundan on yıl sonra ülke yönetiminde olacak ve bu durum beni kaygılandırıyor.

 

Başka…

 

İkinci olarak şunu söyleyebilirim: Korkuları artmış bir Türkiye var karşımızda. Ben üniversitede öğrenciyken -ama katılın ama katılmayın- Cumhuriyet Mitingleri vardı. Belirli bir görüşe karşı bir toplanma, organizasyon ya da örgütlenme faaliyeti vardı. Bugünün Türkiyesi’nde bunları görebilmek çok zor. Bugünün Türkiye’sinde sıradan vatandaşın bile gözaltına alınabilme ya da telefonunun dinlenebilme ihtimalini söz konusu. Böyle bir Türkiye çok korkutucu. Benim dışarıdan gördüğüm Türkiye, beyazı daha bol griyken, içeriye geldiğimde siyahı bol bir grilikle karşılaştım.

 

TAM ANLAMIYLA ORTADOĞU TOPLUMU OLUYORUZ

 

Bu söylediklerinizi somutlaştırsak, siyasetin alanı mı daralıyor, korku toplumuna mı dönüşüyoruz?

 

Chomsky, “Dil bilincin yansımasıdır ve bu ikisinin toplamı siyaseti etkiler çünkü siyaset her şeydir” der. Bunu “Dil ve Bilinç” kitabında, Ortadoğu toplumlarını kast ederek söylüyor. Aslında biz de bugün tam anlamıyla Ortadoğu toplumu oluyoruz. Tarihsel gelişmişlik anlamında, demokrasiye ulaşma mesafesi anlamında daha uzak yapılardan bahsediyoruz Türkiye söz konusu olduğunda. Türkiye’de tam tersine siyasetin alanı genişliyor. Bugün özellikle iktidar partisi ve Sayın Cumhurbaşkanını ya da gündem yaratabildiği oranda ana muhalefet partisinin söylediği herhangi bir söz, uygulama sabah olduğunda doğrudan ya da dolaylı olarak, ilgili ilgisiz herkesin gündemi oluyor. Bu siyasetin alanının daralması değil genişlemesidir. Toplum siyasallaştıkça siyasetin alanı genişliyordur. Ancak bu genişleme zenginleşme değil esasında. Tam tersine tek tip ve benzer konuların etrafında edilgen olan bir genişleme. Dahası, bugün artık çok boyutlu kutuplaşmış bir Türkiye’de, çok boyutlu kutuplaşmış bir toplum da yaşıyoruz. Bunun sebebi de, siyasetin alanının genişlemesidir.

 

Peki bahsettiğin çok boyutlu kutupsallaşma ne anlama geliyor?

 

Sorun siyasi alanın daralması ya da genişlemesi değil. Sorun siyasal alanın demokratik olmaması. Yani siyasal alan, yapısal olarak demokratik değil. Darbe anayasası ve onun kurumsallaştırıp sosyalleştirdiği kuşaklar tarafından yönetiliyoruz. Siyasi partiler yasası keza demokratik değil. Kurumların işleyişi, birbirini denetleyişi ve kurumların dizaynı demokratik değil. Böyle olunca toplumsal kutuplaşma iktidarı korumak için kaçınılmaz bir yöntem oluyor. Otoriterleşme tartışması da buradan doğuyor.

 

HUKUKA DEĞİL “GÜÇLÜ”YE GÜVENİYORUZ

 

Yani…

 

Türkiye’ye gördüğüm önemli özelliklerden biri de; herkesin bir biçimde “güçlü”yle bağlantısı var. Herkes işini bir biçimde o güçlü kişi üzerinden çözmeye çalışıyor. Oysa demokratik toplamlarda ilişkilerin belirli normlar üzerinden kurulması lazım. Bu da hukuktur. Hukukun yerini güçlüler üzerinden kurulmuş bir hiyerarşi almışsa bu toplumda yaşanmaz.

 

İkinci olarak, benim yaşadığım ülkelerdeki gazetelerde köşe yazarları, gazeteciler, haberciler eleştirinin en temel insani değer olduğunu bilerek hareket ederler. Ancak bugün Türkiye’de iktidara yakın gazetelere baktığımızda Sayın Cumhurbaşkanımızın, “devletimizin, milletimizin” diye başlayan haberden çok methiye düzen cümleler var. Aynı şekilde kendini iktidarın karşısında konumlandırmış medyada ise iktidarı yaftalayan ve kendi grubunu öven bir durum var. Türkiye’de bu noktada iki taraflı bir basın özgürsüzlüğü var bir anlamda. Bakın basın özgürlüğü demiyorum; basın tamamen kısıtlanmış duruda zaten. Burada da bir hiyerarşi var. Hiyerarşinin olduğu yerde de çok fazla demokrasiden ve özgürlükten bahsedemeyiz herhalde. Bu yüzden burada kalmanın rasyonel olmadığına karar verdim.

 

 

4 ayda pes mi ettin, neden?

 

Güzel bir soru. Türkiye, ne yazık ki Türkiye’den izlenemeyecek kadar kutuplaşmış bir toplum olmuş. Genişleyen siyasal alan sizi o kadar çok içerisine alıyor ki siz, ister istemez taraf oluyorsunuz; o tarafın şoveni oluyorsunuz. Olamamak da mümkün tabi ama onun şartı, sosyalleşmemek. Dışarı çıkmadan metrobüse, dolmuşa, vapura binmeden, dışarıda yemek yemeden ne kadar sosyalleşebilirsiniz ondan emin değilim. Tekrar yurt dışına çıkma nedenimin ilki bu.

 

ÖZGÜRLÜK OLMADAN BİLİM DE FİKİR DE OLMAZ

 

İkincisi…

 

Her alanın siyasallaşması. Bakın bugün 1128 kişi inandığı, düşündüğü bir şeyi söylediği için üniversiteden atılma, yurt dışına çıkış yasağı konma ve de hapis cezası ile cezalandırılmakla karşı karşıyalar ve şimdilik 4 tanesi de tutuklandı. Bu çok bariz bir gösterge değil mi? Özgürlüğümüzün olmadığı bir yerde mesleğinizi yapamazsınız. Bizim mesleğimiz bordro kesmek değil, hasta da bakmıyoruz. Bizim klavyemiz var, kitaplarınız var, toplumumuz var. Bunların tamamını gözlemliyoruz ve ne oluyorsa klavyeye geçiriyoruz. Bizler yurt dışında terlikle üniversiteye gidebilen, ders saatleri haricinde ofisini istediği zaman kullanabilen, özgür bireyler gibi yetişiyoruz.

 

Farklı mı Türkiye’de?

 

Burada 9-5 ofisinizde olmanız lazım. Mümkünse daha formal bir şekilde giyinmeniz lazım ve yardımcı doçentseniz mesela doçentinizin, doçentseniz profesörün, bölüm başkanıysanız dekanınızın, dekansanız rektörünüzün dediği oranda yazmak zorundasınız. Daha önemlisi de en tepedeki güce yaranacak şekilde klavyenizi kullanmak zorundasınız. Bunu yapmamayı seçiyorum.

 

Yurt dışında her şey çok mu rahat?

 

Elbette değil, orada da iş bulmak, yaşamak çok ama çok zor. Ancak bir oranda bugünkü şartlar bize bunu zorluyor. İşin diğer zor olanı da bizler orada ufacık odalarda yaşarken, kendi cebimizden o panel, bu toplantı koşarken hiçbir yerde yazmamış, bir adet yayını bile olmayan, uluslararası bir konferansta yer almamış çoğu kişi adlarının önüne büyük büyük sıfatlar ekleyebiliyor ve siz uzaktan bunu görüyorsunuz. Kısacası patronaj ve uslu çocuk olmaya dayalı bir sistem içerisinden bayağı ve komik bir hiyerarşi barındırıyor.

 

Türkiye’deki akademideki hiyerarşi derken kast ettiğin nedir?

 

Türkiye’de akademik alandaki çok sıkı hiyerarşi yani ast-üst ilişkisi var. Yurt dışında, üniversite hocalarına, hocaların birbirine saygısı vardır. Toplum, akademisyenlere saygı duyar. Ama daha önemlisi akademisyenlerin akademisyenlere saygısıdır. Bu saygı, akademinin temel referansıdır. Çünkü belirli bir yere geldikten sonra akademisyenler arasında ast-üst ilişkisi olmaz ve “meslektaş” ilişkisi başlar.

 

Türkiye’de bu ne yazık ki yok. Burada mesleki anlamda ciddi hiyerarşi söz konusu. Yardımcı doçentin üstündeki doçent, aslında onun amiri değildir, meslektaşıdır. O yardımcı doçent bir süre sonra doçent olacaktır. Doçent bugünkü YÖK yasasına göre 5 yıl beklediğinde profesör olacaktır. Aralarındaki tek fark birilerinin erken doğmasından kaynaklanır. Ama Türkiye’de bu sıfatlar arasında öyle büyük farklar var ki, neredeyse ilahi farklarmış gibi bakılıyor bunlara. Akademisyenler arasında böyle bir hiyerarşinin olduğu ortamda hiç kuşku yok ki, akademisyenle öğrenci arasında ilişki kaçınılmaz biçimde otoriter olacaktır. Bu aşağıdan yukarıya bir otoriterleşmeyi besleyecektir.

 

Bu katı ast-üst ilişkisi akademide neye yol açıyor, bilgiye mi, bilime mi yoksa otoritenin sıradanlaşmasına mı?

 

Bu soruya Viyana Üniversitesi’nden bir ritüel ile cevap vereyim. Bu üniversitede lisans öğrencisi olarak başladığınızda ilk törende rektör bir konuşma yapar. Rektör konuşmasına “Sevgili meslektaşlarım” diye başlar. Konuşma yaptığı alanın arkasında Nobel ödülü almış rektör büstleri vardır. Rektör konuşmasının bir yerinde arkadaki büstler döner. O büstlerden bir tanesi boştur ve üzerinde soru işareti vardır. Bunun anlamı şudur; “Belki sıradaki sensin”, “Sizleri de bir gün burada göreceğimi biliyorum” demektir bu. Batı’da akademide insanların birbirine bakışı budur. Aralarındaki mesleki hiyerarşi ilişkilerinde belirleyici olmaz. Size Türk, Amarikalı, siyahi, beyaz vs. diye bakmaz. Size meslektaş olarak bakar ve öyle kabul eder.

 

Türkiye’de gelenek, örf, adet ya da tarihsel değer olarak üstün asta yaptırımı diye bir şey var. “Çanta taşıttırırdık biz asistanlarımıza”, “asistanlar çantacılık yapar” gibi kayıtlar var. Bu 150 yıllık okulda oluyor. Viyana Üniversitesi 600 yıllıktır örneğin ya da benim üniversitem Ljubljana 300 yıllıktır; ne bileyim İngiltere’de gördüğünüz üniversitelerin önemlileri yüzyılların üzerinde bir geçmişe sahiptir ama böyle bir gelenek yoktur. Türkiye’de 150 yıllık üniversiteler ve bu geleneğin olduğunu söylüyorlar. Ataerkillikten daha çok hiyerarşiyi seven bir toplumuz ve bunu en özgürlükçü yer olması gereken üniversitelerde kıramamış durumdayız.  Bu hiyerarşinin devam etmesini istiyoruz. Böyle bir ortamda bilim de gelişmez, sanat da.

 

TÜRKİYE’DE AKADEMİ YOK

 

Bilim, sanat üretmeyen akademisyen ne yapıyor Türkiye’de?

 

Türkiye’de birçok devlet ya da özel üniversitede akademisyenliğe, “dersimizi verelim olsun bitsin” mantığı ile bakılıyor. Böyle bir ortamda araştırma da olmaz, bilime katkı da. Zaten toplumsal kutuplaşma hali de akademinin cesur olmasını engelliyor.

 

Gelişmiş ülkelerde akademi, ülkelerin gelişmesinin, demokrasinin parçasıyken; Türkiye’de akademi toplumsal kutuplaşmanın bir parçası. Akademide yükselme bilimsel çalışmalarınızla değil, iktidara yakın kim/leri tanıdığınızla bağlı oluyor. Böyle bir ülkede akademi var diyebilir miyiz? Elbette bir iki istisna var ama genel çoğunluk böyle.

 

ÖZGÜRLÜK YOKSA AKADEMİ YOKTUR

 

Ve yeniden yurt dışına çıkmaya karar verdin…

 

Türkiye’de kalmayı çok istememe rağmen yurt dışına çıkmamın nedeni; akademideki kast sistemi ve özgürlüğün sınırı. Kast sistemini bir parça anlattım. Ama özgürlük meselesi de onu kadar önemli. Üniversite, akademi özgürlüğün, farklı fikirlerin, alternatif düşüncelerin var olduğu bir alandır. Ama siz klavyenizin başına geçip, yazmaya başlamadan önce; “Ben bunu yazarsam ya bu üniversitede soruşturma geçiririm, doçentlik jürisine gireceğim ve bu benim karşıma çıkar; ben en iyisi bunu yazmayayım.” cümlelerini kuruyorsanız karşınıza iki seçenek kalıyor: Ya yazmayacaksınız ya da istemediğiniz konuyu yazacaksınız. Benim tercihim üçüncüsü, yurt dışına gidip bir süre daha özgür olmak.

 

Ayrıca şunları da duyuyoruz, X üniversite durumu da gayet iyi ama “Sen şu grubu çalışmışsın, ben seni alamam kusura bakma” ya da “sen şu gazetede, şu dergide yazmışsın seni alamam” dediklerini duyuyoruz. Ya da “şu, şu konularını çalışma” önşartı konuluyor. Oysa bir akademisyen için tehlikeli, yasaklı konu yoktur. Konudan korkulmaz. Burada fark nedir? Batı’da bir akademisyen herhangi bir konuyu araştırabilir, çalışabilir ve yazabilir. Ama burada üniversite yönetiminin izin verdiği konular. Bu tür zorluklar insanları bir tercihe zorlar. Bu tercih de vasatlık olabilir. En son 1128 akademisyenin düşüncelerini açıkladıkları için başlarına gelenler, benim durumum için iyi bir örnek.

 

ENİNDE SONUNDA DÖNECEĞİM

 

Ne zaman gideceksiniz?

 

Önümüzdeki birkaç ay içinde. Burada kalmak istemedim; hata yapabiliyor olabilirim, kaçıyor, korkaklık yapıyor olabilirim ama orada da en baştaki noktaya dönüyorum. Yani akranlarımın büyük çoğunluğu 23-30 yaş arasına görece rahat geçirirken ben görece o 7 yılı çok sıkıntılı geçirdim ve istediğime ulaşmak için belki bir üç yılı dört yılı daha sıkıntılı geçirmeye razıyım. Üniversite burada duruyor, öğrenci, toplum, siyaset, sorunlar burada duruyor. Tabii ki üniversitede o büyük evrensel kümenin içindeki bir yapı. O yüzden en tepede işler nasıl o buraya da yansıyor: iyiyse iyi, kötüyse kötü.

 

 

Şu anda doktoram devam ediyor. Bu arada post-doc imkânlarına bakıyorum. Ama sonunda buraya geleceğim ve şikayet ettiğim olumsuzlukların düzelmesi için mücadele edeceğim. Çünkü buranın vatandaşıyım, buranın dilini biliyorum; doğal şartlarda burada ölüp, burada gömüleceğim.

 

Yurt dışına çıkma kararı almak ne hissettirdi? Sonuçta çıkmak isteyip, çıkamayan ve ya kalıp mücadele edenler var burada…

 

Kuşkusuz bu kararı almak kolay görünse de benim için hiç kolay olmadı. Elbette burada kalıp mücadele yolunu seçenlere büyük saygım var. Ancak bir insan ve onun etrafında çıkar odaklı olarak beslenen bir sürü kişinin nefes almayı zorlaştırıcı ortamında kalmak akıl sağlığı açısından iyi değil. Çok dramatik olmaya da gerek yok. Bizim kuşağımıza da bu topraklarda bu düştü. Bu nedenle çok da hayıflanmıyorum aslında. Elbette anne, baba, dost özlemi çok zor ama itiraf etmek lazım ki bizleri istemeyen bir toplumda her sabah uyanmak daha zor.

 

Türkiye’de ne değişirse gitmezsin?

 

Üç şey söyleyebilirim bununla ilgili olarak. Duyarlı bir toplum yapısı oluşma ihtimalî olursa gelebilirim. İkinci olarak; akademide ahbap çavuş tanımak zorunda kalmadan, yayın sayısı, o alanda yaptıkları, ürettiklerine değer verme noktasına gelinirse dönebilirim. Son olarak da, çok zor bir durumdan bahsediyorum ama toplumsal barış sağlanabilirse dönmek isterim. İlk ikisi olmasa da olur ama toplumsal barış olursa dönmek isterim.

 

Türkiye’de toplumsal barış yok mu şu anda?

 

Kaldığım 4-5 aylık sürede ben görmedim. Üstelik her gün daha kötüye giden, kutuplaşan bir toplum içinde yaşıyoruz. Komşular birbirini kategorize ediyor. Yani Türk müsün, Kürt müsün, Alevi misin, Sünni misin, A partili misin, B partili misin, şuralı mısın, buralı mısın diye. Böyle bir kategorik yaklaşımın olduğu yerde ne barıştan ne de bir arada yaşamadan bahsedilebilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAK: MURAT AKSOY / HABERDAR
 
 

KAYNAK: MURAT AKSOY / HABERDAR
(Bu yazı dizisi Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı'nın bursuyla gerçekleştirilmiştir) 

 

0 0
loading...
YORUMLAR
YORUM EKLE

captcha