• Dolar
  • Euro
  • BIST
Facebook Twitter

Davutoğlu hem 27 Nisan’ı hem 28 Şubat’ı yaşadı

Davutoğlu hem 27 Nisan’ı hem 28 Şubat’ı yaşadı
0 0 1

Neden Türkiye’yi terk ediyorlar? Neden Türkiye’ye dönmekten vazgeçiyorlar? Yazarımız Murat Aksoy Türkiye'yi terk eden insanlarla görüştü ve yaşam hikayelerini yazdı.

30 Mayıs 2016 Pazartesi 06:03

MURAT AKSOY / HABERDAR 

 

NEDEN GİDİYORLAR? NEDEN DÖNMÜYORLAR (13. BÖLÜM)

 

Hakan Şükür (Eski Milli Futbolcu – Amerika)​

 

Türkiye’nin iktidar eliyle yüzde 50’nin öteki ilan edildiğini söyleyen eski milli futbolcu Hakan Şükür; “Özellikle Başbakan Davutoğlu’nun istifaya zorlanması ve Pelikan Bildirisi ile bir sivil darbe oldu denilse sanırım yadırganmaz. Pelikan Bildirisi’nin 27 Nisan Bildirisi’nden ve Başbakan Davutoğlu’nun görevden alınma biçiminin 28 Şubat’tan demokratik gerçeklikler ışığında ne farkı var? 2014 ve 2016’yı tarihçiler yazarken sivil darbe ve muhtıra dönemi olarak kaydedecektir diye düşünüyorum” dedi.

 

Seni herkes tanıyor olsa da, kısaca tanıyabilir miyiz?

 

Türkiye’nin siyasi karışıklıklarla çalkalandığı 1971’de Sakarya’da doğdum. Doğumumda babam Sermet Şükür’ün haberi yoktu. Zira babam, Sakaryaspor ile kampta bulunuyor ve tam bir futbol aşığı olduğu için sadece takımının yapacağı maçı düşünüyordu. Bir kulağıma ezan diğer kulağıma da sela ile birlikte okunurken babamın tek bir dileği varmış: “İnşallah oğlum ilerde futbolun Hakan’ı olur…”. Ben de onu mahçup etmediğim için mutluyum.

 

Futbola 1987 yılında, doğup büyüdüğüm şehrin takımı Sakaryaspor’da başladım. Burada geçirdiğim üç sezon ve yaşadığım bir Türkiye Kupası Şampiyonluğu’nun ardından 1990’da Bursaspor’a transfer oldum. 1992 yılında Galatasaray ile sözleşme imzaladım.

 

Galatasaray’da da çok başarılı sezonlar geçirdin…

 

Galatasaray’da iki sezon üst üste Süper Lig, bir Başbakanlık Kupası ile Türkiye Spor Yazarları Derneği Kupası şampiyonluğu yaşadım. 1995’de İtalya’nın Serie A ekiplerinden Torino ile anlaştım. Daha sonra tekrar Galatasaray’a döndüm. 1997 yılında FİFA tarafından “Dünyanın En İyi Golcüsü” seçildim. Aynı yıl Avrupa Altın Ayakkabı Ödülü’nü, 1998’de ise Bronz Ayakkabı ödülünü kazandım. 1999-2000 sezonunda ise UEFA Kupası Gol Kralı oldum.

 

Dört yıl üst üste Süper Lig, üç yıl üst üste Türkiye Spor Yazarları Derneği Kupası, üç Türkiye Kupası ve 2000’de kazanılan UEFA Kupası şampiyonluklarını arkadaşlarımla birlikte kazandık.

 

TÜRKİYE ADINA BÜYÜK GURURLAR TATTIM

 

Yeniden İtalya’ya mı döndün?

 

Evet. 2000-01 sezonunda İnter Milan, 2001-02 sezonda ise Parma formalarını giydim. Aynı sezon Parma ile İtalya Kupası’nın sahibi oldum. 2002’de Premier League ekiplerinden Blackburn Rovers’a transfer oldum. Sonra tekrar Galatasaray’a döndüm. Burada yeniden iki Süper Lig ve bir Türkiye Kupası şampiyonluğu yaşadım ve 2008’de aktif futbolculuk hayatımı noktaladım.

 

Parlak bir futbol kariyeri…

 

Çeşitli yaşı gruplarındaki milli takımlarla Türkiye’yi temsil ettim. Türkiye U-21 Milli Takımı’yla 1993 Akdeniz Oyunları’nda altın madalya kazandım. A Milli Takım formasıyla ilk maçıma 1992’de Bursaspor formasıyla çıktım; 1996 ve 2000 Avrupa şampiyonaları ile 2002 Dünya Kupası’nda mücadele ettim. 2002 Dünya Kupası’nda bronz madalyanın sahibi olan ve üçüncülük maçında 9,8 saniyede kaydettiğim golle Dünya Kupası tarihinin en erken golünü atan ismi oldum; 2007’ye giydiğim milli formayla çıktığım 161 maçta 63 gol kaydederek, milli formayla en çok gol atan oyuncu unvanının da sahibi oldum.

 

Uluslararası Futbol Tarihi ve İstatistikleri Federasyonu (IFFHS) 2005 yılı dünyanın faal en iyi 5. Golcüsü (07.01.2006), IFFHS dünyanın gelmiş geçmiş en çok gol atan Türk futbolcusu (07.01.20006) seçildim.

 

249 golle Süper Lig’de en çok gol atan oyuncu ve 38 golle Avrupa kupalarında en çok gol atan Türk futbolcusu olarak UEFA Jübile Ödülü’nün sahibi oldum.

 

11 Ekim 2014’te Monaco Prensliği tarafından her yıl düzenlenen “Altın Ayak” ödülüne layık görüldüm. FİFA’nın Zürih’te kurmakta olduğu Dünya Futbolu Müzesi’nde forma ve kramponlarımın yer almasına layık görüldüm. 2016 Nisan ayından itibaren Yeni Hayat gazetesinde yorumlar kaleme almaya başladım.

 

ÖNCE İNSAN OLMAYA ÇABALIYORUM

 

Buradan siyasal konulara gelelim. Kendini siyasal olarak nasıl tanımlıyorsun?

 

Asıl olan insan ve vicdan sahibi olmaktır. İnsan olma hamuru bozulmuş, vicdani tüm dinamikleri tarumar olmuş bir birey hangi fikre, dine mensup olursa olsun dünya üzerinde butlandır. Bu yüzden sağ sol, dinli dinsiz gibi tanımlamalardan ziyade önce insan olmayı merkeze almayı tercih ederim. Merhameti ve vicdanı hayatımda omurga olarak kabul ederim. Ve bu omurganın etrafını adalet, eşitlik, özgürlük ve gerçek bir demokrasi arzusuyla biçimlendiririm.

 

Kendini tanımladığın bir kimlik var mı peki?

 

Merhamet ve vicdan medeniyetini savunan bir insanım. Her insanın bir ülküsü vardır. Benim ülküm de, adalet, eşitlik, özgürlük ve gerçek demokrasidir. Solcu, sağcı veya muhafazakâr diye kendisine, kendisini tanımlayan insanlar bunlardan birini dahi savunuyorsa onlarla ülküdaş, onlarla yoldaşım…

 

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNDE KUZAY KORE İLE ANILIYORUZ

 

Türkiye’deki gelişmeleri nasıl takip ediyorsun?

 

Öncelikle internet. Sosyal medya birçok haber ajansından daha önce bilgi aktarıyor kamuoyuna. Bu yüzden internet haberciliği ve Twitter ilk haber kaynaklarım. Sonra gazete, haber siteleri ve yine internet aracılığıyla televizyon haberleri. Türkiye’de artık bağımsız haber verebilen, özgürce haber verebilen kaç medya organı kaldı, o da ayrı bir konu tabii. Basın özgürlüğünde dünyada Kuzey Kore’yle birlikte anılan bir ülke haline getirildik.

 

 

DAVUTOĞLU HEM 27 NİSAN’I HEM 28 ŞUBAT’I YAŞADI

 

Türkiye’de son dönemde yaşananları nasıl değerlendiriyorsun?

 

Türkiye’de özellikle Başbakan Davutoğlu’nun istifaya zorlanması ve Pelikan Bildirisi ile bir sivil darbe oldu denilse sanırım yadırganmaz. Pelikan Bildirisi’nin 27 Nisan Bildirisi’nden ve Başbakan Davutoğlu’nun görevden alınma biçiminin 28 Şubat’tan demokratik gerçeklikler ışığında ne farkı var? 2014 ve 2016’yı tarihçiler yazarken sivil darbe ve muhtıra dönemi olarak kaydedecektir diye düşünüyorum.

 

Türkiye’de halk ikiye bölündü: Birinci yüzde elli ve ikinci yüzde elli. Ülkeyi ciddi ve zor bir sürecin beklediğini düşünüyorum. Adaletin yok olduğu, yargının gasp edildiği, Güneydoğu’da yüzlerce şehidin verildiği, şehirlerimizin bombalandığı, bir tek dostumuzun kalmadığı bir süreç yaşıyoruz. Umarım oluşturulan sosyal, siyasal ve ekonomik gerginlik halkları karşı karşıya getirmez.

 

Eski bir Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekilli olarak, gelinen bu noktada partideki değişimi nasıl okuyorsun?

 

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki politika benim hiçbir zaman birinci önceliğim olmadı. Ama Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın davetini geri çevirmek temsil ettiği makama ve şahsına olan saygınlığımdan ötürü yakışık almazdı. AK Parti ilk 11 yılda Türkiye’de çok önemli başarılara ve reformlara imza attı. Ancak 17/25 Aralık öncesi başlayan ve hepimizin bildiği yolsuzluk soruşturmalarıyla demokrasiden, adaletten geri dönüş ve tavırlar pek çok vicdan ehlini rencide etti. Dünün ötekileri, bugünün mağrurları artık. Kaybeden ise hep eşitlik, hukuk ve insan hakları oldu. Ülkemin kaderi!

 

Partideki değişim nasıl başladı?

 

Kutuların peşine takılıp gidenler, önce kendi kapılarının önünü temizlemeyi unutunca başladı her şey.

 

PARTİDE OLUP SESSİZ KALANLARA ÜZÜLÜYORUM

 

Cemaat’e yakın biri olarak anılıyorsun. Erdoğan ve AKP’liler Cemaat’e, Hocaefendi’ye nasıl bakıyorlardı, şimdi nasıl bakıyorlar? Bu değişimi nasıl yorumluyorsun?

 

Ben yirmi seneden fazla bir süredir bu insanları (Cemaate yakın insanları) tanıyorum. Referandum başta olmak üzere milletin hayrına gördükleri bütün meselelerde hükümeti destekleyen, yurt dışından binlerce insanı daha özgür ve demokratik bir Türkiye için referandumda fedakârca oy kullanmaları için taşıyan; AK Parti kapanmasın diye dua eden bu samimi insanların şimdi düşman muamelesine tabi tutulması en hafif tabirle vefasızlıktan başka bir şey değildir.

 

Okulları, kurumları kapatılan, mensupları devlet dairelerinden tasfiye edilen, AK Parti yöneticileri tarafından ahlaksızlık olarak nitelenen fişlemelere ve baskılara maruz kalanlar bu milletin evlatlarıdır. Buna rağmen bu insanların sanki karanlık işler içinde olduklarını ima eden yayınlar, bu yönde atılan itiraflar, ithamlar maalesef bir aymazlık örneği olarak tarihe geçecektir. Hele yeni yeni tedavüle sokulmaya çalışılan “örgüt” kelimesinin bu gönüllüler hareketi için kullanılmaya çalışılması amacın başka bir şey olduğunu da ortaya koymaktadır.

 

Partide hiç mi farklı düşünen insan yok mu?

 

Dost bildiğim pek çok çevrenin “Cemaat’i bitirme” korosuna gönüllü ya da baskıyla katılmış olduklarını veya hiç ses çıkarmadıkların görüyorum. Bu da maalesef beni derinden üzmektedir. Hocaefendi’yi defalarca ziyaret eden, toplantılarına, Türkçe Olimpiyatları’na katılan, iyi günde Hizmet Hareketi’ne övgüler yağdıran insanların bir anda susmaları oldukça şaşırtıcıdır. Haksızlık karşısında susasın dilsiz şeytan olduğunu benden daha iyi bildiklerine inandığım bu dostların yapılan haksızlıklara, atılan itiraflara karşı tavır almak yerine sessizliği tercih etmeleri anlaşılır gibi değildir.

 

 

Gerek gazeteci, gerek ilim adamı, gerek din adamı veya milletvekili, bakan, bürokrat vesaire, kim olursa olsunlar o insanlardan bir kaçının en azında ortamı yumuşatmak ve bu yanlıştan dönülmesini sağlamak için yüreklice çıkıp tavır belirtmelerini beklerdim. Ama maalesef sınırlı sayıdaki insaflı ve vicdanlı kanaat önderinin ve gazetecinin dışında bu yürekliliği gösteren de olmadı.

 

SAHİDEN NE HEDEFLEMİŞ OLABİLİRLER?

 

Tanıdığın kadarıyla Erdoğan/AKP nasıl bir Türkiye hedefliyor?

 

Ne hedeflediklerinden ziyade, Türkiye’nin nereye gittiğini okumamız gerekmektedir diye düşünüyorum. Türkiye yüzde ellisi ile ötekileştirilmiş, demokrasisi sekteye uğramış, anayasası delik deşik olmuş, adalet olgusu zedelenmiş, yargısı siyasallaşmış, basını susturulmuş, mülkiyet hakları gasp edilmiş, muhalefeti bertaraf edilmiş, şehirleri teröre teslim olmuş, halkları topraklarından göç etmiş, askeri, polisi yüzlercesiyle şehit olmuş, insanları sokak ortalarında katledilmiş ve faili meçhuller tekrar hortlamış bir ülke şu anda; ve şimdi ben size soruyorum: Sahi neyi hedeflemiş olabilirler bu sürecin sonunda?

 

Türkiye’de yaşananlar mı yurt dışına gitmeye mi itti?

 

Türkiye’de yaşananlar elbette özgürlükler adına büyük kayıpları içinde barındırıyor. Ve bu baskı ve zulmün ayyuka çıktığı süreçte yurt dışında hem mesleki kariyerim hem de vizyoner anlamda bana açılım sağlayacağı için yurt dışına çıktım. Muhalif düşüncenin susturulduğu, hapislere atıldığı, hamile kadınların, yatalak ve hasta yaşlıların bile ülkesini sevmekten dolayı hapse atıldığı günlerden geçiyoruz. Darbe dönemlerinde yaşanan tüm zulümler her gün yaşanır oldu bu ülkede. Yazık ettiler vatanıma…

 

Son olarak şununla bitirelim istersiniz; hangi şartlarda tekrar Türkiye’ye dönmeyi düşünüyorsunuz?
Elbette mesleki kariyerim ve vizyonum açısından açılımları değerlendirmek için yurt dışındayım ve bütün yaşananların sonunda tekrar ülkeme döneceğim. Umarım ülkemin toprağına ve göklerine huzur, demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet en kısa sürede tekrar gelir ve halklar kardeşçe kucaklaşır!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAK: MURAT AKSOY / HABERDAR
(Bu yazı dizisi Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı'nın bursuyla gerçekleştirilmiştir) 

 

 

0 0 1
loading...
YORUMLAR
  • Ziyaretçi
    adem30 Mayıs 2016 Pazartesi 08:31 Allah'ın hükümleriyle hükmedilmeyen sistemlerde, insanların dediğinin olduğu sistemlerde adaletsizlik, haksızlık, yolsuzluk, sindirme, her zaman olur. Çünkü insan insanı tanımamaktadır. İnsanı Yaratan tanımaktadır ve ona uygun kanunlar göndermiştir. Şu an ne yönetenler Kur'an ve Sünnet üzere ne de yönetilenler (Az bir kısmı hariç)... Oysa Müslümanlar hem kendi hayatlarında hem toplumsal, sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal... düzenlerini Allah ve Rasulü'nün sınırlarını koruyarak oluşturmalılar.
YORUM EKLE

captcha